• 5.02.2013 00:00

 Önce Başbakan konuştu. Tutuklu generaller yüzünden ordunun görevlerini yerine getiremeyeceği"ne ilişkin  yakınmalarda bulundu. Hukuk kültürünün cılızlığı sözlerine de yansıdı ve“KCK ya da öğrenci eylemlerinden tutuklananların tutukluluk sürelerinin uzaması sorun değil ama şu askerlerinki bu kadar uzamamalı” diye de tercüme edilebilecek bir demeç patlattı:

“…Bana göre de çok daha ağır olanı örgüt kurmaktan, örgüt elemanı olmaktan... Böyle bir şeyin delili kesinse ver hükmünü işi bitir. Ancak elinde senin kesin hükümler yok da yüzlerce subayı, astsubayı örgüt elemanı olarak veya örgüt kuran olarak, hele hele Genelkurmay Başkanı'nı kalkıp da bu şekilde değerlendirirsen burası gerçekten Silahlı Kuvvetlerin kendi içindeki bütün moral değerlerini altüst eder. O zaman terörle nasıl mücadele edecek bu insanlar?..”

Bunu diyen bu ülkenin başbakanı. Başında bulunduğu parti Meclis’te tek başına iktidar ve tek başına yasa çıkarabilecek bir iskemle sayısına sahip.

Bitmedi.  Meclis’te tek başına iktidar olabilecek iskemle sayısına sahip partinin üyesiyken Meclis başkanlığına seçilen ve AK Partinin mi “Devlet Partisi”nin mi üyesi olduğunu bilemediğim Cemil Çiçek de aynı konuda konuştu:

''Tutuklu milletvekilleri konusu 2 seneyi doldurdu. Seçilen kişiler, seçilme süresinin yarısını doldurdu, halen davalar bitmedi…… Halbuki yargı sorunları çözmek için vardır. Maalesef uzun tutukluluk süresi önümüze problem olarak geliyor. Yargının bunu bir şekilde çözmesi lazım, çözmediği sürece kendisi tartışma konusu oluyor''

Biri ülkenin yürütme organının, hükümetin başkanı, öteki ülkenin yasama organının, Meclis’in başkanı iki siyasetçinin bu sözleri size tuhaf gelmiyor mu ?

Yakındıkları konuya bir çözüm bulunacaksa bu çözüm onların başında oldukları devlet organlarında bulunacak. Bunu ilkokulda yurttaşlık bilgisi dersi görenler bile biliyor. Dolayısıyla bu iki “seçkin” siyasetçinin de bildiğini sanıyorum.

Öyleyse kolları sıvayacaklarına bizlere dönüp mızmızlanmalarının anlamı ne?

Eğer bu iki siyasetçi bizlere dönüp “Valla devletin derinliklerinde bizim de diş ve söz geçiremediğimiz güçler var ve onlar hâlâ etkili hatta yetkili” diyorlarsa bunu gevelemeden mızmız yakınmaların ardına çekilmeden söylesinler. Türkiye üniformalı ve üniformasız bürokrasinin  kendini devletin sahibi görüp astığı astık, kestiği kestik bir iktidar gücü olduğu günleri epey geride bıraktı.  Bu uzun ve adaletsiz tutukluluk sürelerinin sorumlusu polisse polisi, yargıysa yargıyı, askerse askeri, diplomatsa diplomatı yola getirecek olan yasal düzenlemeler yapılır ve uymayanlar ya da direnenler de kulağından tutulup kenara atılır.

Bu köşede defalarca yazıldı. Yargılamanın tutuksuz yürümesi esastır. Tutuklama kararı için çok ciddi nedenler olmalıdır. Tutuklama kararı veren mahkeme bu kararının gerekçelerini sanıklara, savunmaya ve kamuoyuna açıklamakla yükümlüdür. Bunu yapmadan “Ben karar verdim, oldu bitti” deme hakkını kendilerinde görenler yargıç değil olsa olsa kadı olurlar ve bu çağda kadılara katlanmaya niyetimiz yok.

Sözün özü: Başbakanından Meclis Başkanına, karşımıza çıkıp çaresizmişcesine el oğuşturacaklarına yasal düzenlemeleri yapsınlar. Yargıçlara da o yasalara uymak düşecektir…