Aydın Selcen
Aydın Selcen

Gazete: gazeteduvar.com.tr

Ulusal güvenlik sorunu olarak muhalefet

  • 3.02.2020 00:00

 Dünya kadar dünya konusu var. Rastgele değinelim, yazıyı zengin göstersin: Çad’da “Mareşal” Idris Deby başa geçeli 30 sene olmuş. Morales, Bolivya’dan gitti, geldi, “barbarlar geri döndü” dedi. Tayland’da, halk monarşide reform talebiyle sokakta. Nijerya’da 110 çiftçi tarlalarında katledildi. Disipliniyle bilinen Japonya’da hükümet, salgınla mücadelede önlem dayatmıyor, aksine ekonomiyi ve turizmi önceliyor, halk “neden dayatma yok?” diye tepkili. ABD’de yeni başkan Biden’in ekibi biçimleniyor. Brexit’te dananın kuyruğu koptu, kopacak. Belarus’ta halkın direnişi dinmedi. Fransa’da Macron polisin görüntülenmesini kısıtlayan güvenlik kanunu maddesini geri çekmek zorunda kaldı. Cezayir’in cumhurbaşkanı Tebboune, kayıp! İran’da nükleer programı yöneten Fahrizade öldürüldü. İsrail, Suudi Arabistan’la (dahi) arayı düzeltiyor gibi. Ve spor: Kadın cimnastikçilerimiz Avrupa şampiyonu! Vendée-Globe tek başına dünya turu yelken yarışı da sürüyor. Maradona öldü.

Var oğlu var da, “normal şartlar altında” açmadığımız yayını pandemi önlemlerini dinleyelim diye bir kerecik açacak olunca, “şahsım” konuk oluyor, ay doğar gibi hanelerimize. Yarım saat sözde sağlığımızı düşünen ama akıl sağlığımızla oynayan konuşma, beş dakika “haydi aslanım, haydi gülüm, uyalım şu yeni önlemlere, birlikte atlatalım şu badireyi.” Kalan yirmibeş dakika, kapalı salonda sesini çatallaştıracak denli bağıra bağıra, öfkeden kasılmış bir çehreyle, azar, aşağılama, dışlama, düşmanlaştırma. Gel de şimdi müstafi monşer ev terliklerini giyip, canlandır günümüz Ahmet Mithat Efendi’sini köşenden. Belki doğrusu da odur. “Biz çizgimizi bozmayalım, çamurla çamur olmayalım” demektir doğrusu ama nasıl dalıyor Maradona tekmeyle 1984 Mayıs ayında oynanan Kral Kupası finalinde Athletic Bilbao oyuncularına? Olayın evveliyatındaysa, aynı Bilbaolu Goikotxea’nın 1983 Eylül ayındaki lig maçında Maradona’nın bileğine arkadan tekme atıp, kırarak sakatlaması var.

Öyleyse toplaşın etrafıma bir “arektot” nakledeyim. İnsan yaşlandıkça “onun gibi olmayacağım” diye yaşadığı babasına, anasına giderek ne çok benzediğinin ayırdına varıyor. Aşağı yukarı şimdi benim kızımın olduğu yaşlardayken, tek kanal siyah-beyaz TV dönemlerinde, 27 Mayıs’lardan çekinirdik. Çünkü anma programları yayınlanır, akşamları zaten sofra başında ayinvari sessizlikle izlenen ana haber bültenleri iyice korkutucu olurdu. Sıkı Menderesçi babam, yüzü öfkeden kıpkırmızı TV ekranına doğru elinde dürülü kumaş peçeteyi sallayarak ağzına geleni söylerdi. Ablam ve ben de başımız önümüze eğik, çabuk çabuk yemeğimizi yerdik sessizce. O zaman da der miydim atmayayım şimdi ama sonradan kesinlikle böyle olmamaya kararlıydım. Denetimsiz öfke patlamalarıyla tanınan, arada kavga ettiği için babası okula çağrılan, babasının da kısım amirine “bildiğiniz gibi yapın, bizim oğlan biraz sinirlidir” dediğini ne zaman sonra öğrenen bir çocuk olmama rağmen.   

Gelelim sadede. Öyle coşkun ve içten bir demokrasimiz var ki, hem cumhurbaşkanı, hem AKP genel başkanı şapkalı “şahsım” evlerimize konuk olduğunda, “bunlar da bunlar” diye ağzına geleni söylüyor. Nihayet sözü her türlü muhalefetin “ulusal güvenlik sorunu” yarattığını iddia etmeye dek vardırıyor. Kameralar da dönüp, kafasını (Erkan Yolaç’ın tabiriyle) “emme-basma tulumba gibi” sallayan eski Genelkurmay Başkanı yeni Milli Savunma Bakanı’nı gösteriyor. Ne anlayalım yani bir kurgudan? Adam olmazsanız, sopanın büyüğü geliyor mu? Sözkonusu konuşmanın geneli zaten “atın lan sigaralarınızı, esas duruş!” kıvamında. “Yolun buradan sonrasını Katarlılarla devam edeceğiz” yazmıştı geçen gün bir tüvütre kullanıcısı. Gerçekten buradan öteye yol var mı? “Bu da olmaz, yok bu da doğru değildir artık” dedirtecek, daha hangi pişkinlikleri ve hoyratlıkları göreceğiz? Bu başıbozuk, karanlık, sapsız balta gidişin sonu nereye, nasıl varacak? Nerede duracak? Gün be gün maruz kalınan aşağılanmanın, gün be gün tanık olunan kibrin, cahil cesaretinin sonu yok orası belli. “Bunlar semptomdur, biz hastalığın tedavisine odaklanalım” diyerek avunalım belki.

Yahut yukarıya beyhude laf anlatmaktan vazgeçip, yana mı oynamalı? Muhalefete dönüp “tehlikenin farkında mısınız?” mı diyelim, bir zamanların Cumhuriyet gazetesi reklamını bir başka bağlamda çağrışımla? “Daha ne yapsınlar”, “haksızlık etmeyin”, “muhalefeti eleştirmek kolay tabii”, “e siz buyurun, ne desinler ne yapsınlar söyleyin”, “büyükşehir belediyeleri böyle kazanıldı”, “her şey çok güzel olacak” vs. İstirham ederim geçelim bu ucuz, beylik numaraları. Ama muhalefet, ama siyaset, hem ıslık çalıp, hem merdiven inebilmek değil mi? Hepsini, aynı anda, her zaman, sürekli yapabilmek. Ayrıca sürekli yenisini, ilerisini düşünmek ve bunları sürekli, anlık paylaşmak. Beklemek değil alanda olmak, alanda kalmak, alanı parsellemek. Muhataplık, taraflık. Karar-iddia-hamle. Strateji, rakibi alanda yenmek değil, rakibi oynayamaz duruma getirmek, rakibin önce kafasında yenilmesini sağlamak.               

Pekâlâ anlaşıldı, ömrüm boyunca duyduğum üzere, “sen şimdi bunları bırak da…” diyorsunuz. 1 Aralık’ta, yani dün bu satırlar yazılırken, NATO Bakanlar Toplantısı yapılıyordu. Ardından 10-11 Aralık’ta AB Konsey toplantısı yapılacak, Türkiye’ye yaptırımlar görüşülecek. Yine aynı tarihlerde Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı) bütçesi yasa tasarısı Kongre’ye geliyor ama içine S-400’ten ötürü Türkiye’ye başkan tarafından uygulanması öngörülen CAATSA yaptırımları zaman ayarlı ve zorunlu hale getirilerek, tıkıştırılmış biçimde. Amberin Zaman, Ankara’nın Tel Aviv ile ulusal haberalma örgütleri üzerinden başkentlere yeniden büyükelçileri geri getirmek üzere arka kanal açtığını duyurdu. Oruç Reis gemisi limana geri çağırıldı. Fransa ve BAE, 2017’den beri yapılan Yunanistan, GKRY, Mısır MEDUSA ortak tatbikatına katılıyor -“gambot diplomasisi” diye keşif yapan emekli amirallere telgraf. S-400 konusunda MSB Akar, amiyane tabirle, “almaza yatmayı” diplomasi sanma inadını sürdürüyor –diplomatik taktik olarak “bıktırma”? O arada 28. boylamın batısına da geçil(e)miyor. BİST’in yüzde 10'u topu topu 200 milyon dolara Katar’a (karşılıklı mahsuplaşma suretiyle?) veriliyor.   

Yani anlaşılan o ki, “Tarzan zor durumda.” Yukarıdaki resim bir çıkış arayışını gösteriyor. Bir yandan da kamuoyu anketleriyle dargınlık sürüyor. O dargınlık iktidarda sürüyor da, muhalefette de sanki “ne yapsak olmuyor”, “kabahat senin demeğe de dilim varmıyor diyemiyorum ama canım kardeşim” türü bir bezginlik havası egemen. “Yaradandan ötürü sevilen yaratılan”, “eşref-i mahlûkat” olarak “bunlar” yani bizler de her gün yüzlerine tükürüldükçe, ellerini göğe açıp, “ne güzel bereket yağıyor ya rabbi şükür” diyoruz. Kupa finalini kaybedip, haklı nedenleri, kuyruk acısı olsa da, çirkefleşen Maradonalaşmaya çağrı değil benimki. Ama evet, hiç yoktan düşünsel bir re-aksiyon, bir cüret göstermeye, bir ortak gelecek vizyonu ortaya koymaya davet. Gerçekten dileyelim ve umalım ki, muhalefet kendi kendini başat “ulusal güvenlik sorunu” durumuna dönüştürmesin. Bir kere de ayağına aldığı topu ezmesin, yan pas yapmasın, duran top zafiyetini aşsın, bal yapmayan arı olmasın, burnu yerde eski sürüm yerli topçu gibi çalım, çalım gidip kendi kendine taca çıkmasın. Alandaki büyük Maradona’nın ayırdedici özelliği yetersiz kadroları şampiyonluğa taşımasıydı. Gelecek seçimlerde de biliyorsunuz, belki son kez de olsa, başkan adayları yarışacak.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar