• 16.12.2020 00:00

 Geleneksel olarak, yani kendi çıkarları gereği, ABD Türkiye’yi AB üyeliği yolunda desteklerdi. AB de, bugüne dek görüldüğü üzere, Türkiye’yi idare eder yahut dışarı iter, kenarda tutardı. Şimdi ikisi bir oldu, ikisi de bize posta koydu yani yaptırım kararı aldı. Ülke içinde de Cumhur’uyla Millet’iyle ittifaklar bir oldu, “kahrolsun Amerika, kahrolsun Avrupa” naralarında, “küçük olsun bizim olsun, biz bize yeteriz” avuntusunda birleşti.

Ve evet, “kabahat senin,— demeğe de dilim varmıyor (anamuhalefete) ama —kabahatın çoğu senin, canım kardeşim.” Bakınız Prof. Dr. Mustafa Aydın ne diyor: “Uluslararası ilişkilerin güvenlikleştirme yaklaşımını bilmeyenler S400 alımı gibi konuları ‘egemenlik’ çerçevesinde ele alarak, hükümete her istediği konuyu ‘milli güvenlik’ veya ‘egemenlik’ konusu gibi sunma imkânı verdiklerini elbette fark edemezler. Bu olduğunda orta-uzun vadede hükümet politikalarını eleştiremez hale geldiklerini/geleceklerini de fark edemezler. Tabii ortaya çıkacak ‘ulusal güvenlik devleti’ yapısının siyasetin alanını daraltarak eleştiri ve tartışma ortamını boğacağını da öngöremezler.” Haydi, yanlışsa, “şurası yanlış azizim” diyelim değerli Mustafa Aydın hocamıza.

Doğrudur, AB’nin düştüğü kepaze durumu Sezin Öney dün burada çok güzel yazdı. Hani ne oldu Kopenhag kriterleri, gorbagor oldu Kopenhag kriterleri. Polonya, Macaristan ortada. Konsey’den hemen önce Sisi’yi Elize Sarayı’nda alayi valayla ağırlayıp, neredeyse alnından öperek boynuna nişan takan Macron ortada. Libya’nın gazına, petrolüne çöken İtalya ortada. Hem Yunanistan’a, hem Türkiye’ye tam gaz denizaltı, gemi, tank aklınıza ne gelirse silâh satan Almanya ortada.

Onbeşbin mülteci üst üste yığılmış, burnumuzun dibindeki Midilli Adası’nda insanlık dışı koşullarda tutulurken, kaldıkları derme çatma kampta çıkan yangından sonra tüm Avrupa’nın toplamda bunların aralarından bilemedin beşyüzüne o da çocuk olmaları şartıyla anakaraya sığınma hakkı veren Avrupa bu. Hem kendi özerk silâhlı kuvvetlerine gereksinim olduğu gerekçesiyle hayıflanan, hem Konsey’de topu yan dikip Biden’a atan Avrupa bu.

Geçen gün sanıyorum İtalya’dan cafcaflı bir muhtemelen ondokuzuncu yüzyıl yapısının iç görünümünü paylaşmıştı biri sosyal medyada, bilmemkaç metre yüksekliğinde tavanlar, fırdönen gepgeniş merdivenler, mermer sütunlar filan. Ve sormuştu: “Neden böyle binalar inşa edilmiyor artık?” Müstehzi bir mimarımız da yanıt vermişti: “Çünkü bu denli ucuza, o denli emek sömürülemiyor artık. Böyle kaynaklar ayıran hamiler, monarşik devletler de kalmadı.” Mealen ve özetleyerek, aklımda kaldığınca aktardım.

Öyle saçlarını dağıtıp, rüzgârlara bırakan dış politikalar; purolarını tüttürüp, silindir şapkalarını düzelten devlet adamları da kalmadı artık sahi. Aranmıyor, istenmiyor da o tarz yöneticilik. Oturduğum mahalledeki bir apartmanın bahçesinde üzeri hep kırmızı muşamba örtü kaplı bir 1970’lerin başından kalma Pontiac Firebird Formula 400 duruyor. “Full+full”: Vites topuzu da dahi kurukafa biçiminde, siz düşünün gerisini. İçim gidiyor ama herhalde sahibinin de içi gidiyor olacak, kimi ender Pazar günleri yerinde görmüyorum o kadar, sair günler kuzu gibi yatıyor aracımız.

Çağımızın son kalan, o da emekliliği pek yakın, kalibreli devletkadını varsayılan Merkel. O Merkel de dönüp baksak, yahut gözlerimizi yumup düşünsek, hangi mirası bırakmış olacak sizce devr-i saltanatında, hangi soruna hangi özgün çözüm yaklaşımını geliştirmiş? Alsın sazı Mahzuni: “Padişah değilim çekim oturam / Saraylar kurup da asker yetirem / Armağanım yoktur dosta götürem / Gözlerimde yaştan gayrı ne'm kaldı? / Ne'm kaldı, ne'm kaldı?”

Geçmiş olsun, COVID19’u sağ salim atlatan Yılmaz Vural çıktı ne güzel konuştu hastanenin önünde: “Aile ve sevdikleriniz” dedi, “yaşadığınız her dakikanın değerini bilin” dedi, “bir de” dedi, dönüp ardındaki beş yıldızlı hastaneyi eliyle işaret edip, “böyle yerlerde tedavi olabilecek ekonomik gücünüz olsun; gerisi boşmuş onu öğrendim” dedi. Ben de ekran karşısında içimden, tanımam kendini ama “aaaa, deli Yılmaz oleeeyyy…” derken buldum kendimi. Helâl olsun vallahi, daha güzel anlatılamazdı.   

Olmuyor canım kardeşim, ileri değil geri gidiyoruz. Şekil çizdik, harita koyduk anlattık. Futbol benzetmeleri yaptık. Filmlerden, romanlardan, tarihsel olaylardan örnekler verdik. Haydi, Pazartesi günü kardeş yayınımız DuvarEnglish’e de hasbelkader biraz daha ciddilisini yazmış bulunduk. “İnsan gibi, eşit anayasal yurttaşlar gibi, yan yana değil iç içe yaşamak istiyor muyuz?” diye sorduk. “Bize tepişmesiz, uzuuun, asude, en az çeyrek yüzyıllık bir barış dönemi gerek” dedik. 

Dedik de dedik canım kardeşim, ama döndük dolaştık işte yine aynı yere geldik. Kaldı elde belki “düşünülemez olanın artık siyaseten kaçınılamaz olacağı” tarih anını beklemek. O efsunkâr ana ister istemez vardığımızda da, “segman gömlek dağıldı, pistonları havadan topluyoruz” mu diyeceğiz, bilemiyorum ki canım kardeşim? Ellinci kere kulaklarını çınlatıyorum, ne sorsam “ah bir bilebilsem şekerim” yanıtını veren o mübarek daire başkanımın. Ne feraset sahibi adammış meğer.

Anlamsızlık, akıl yoksunluğu ne zaman bitecek? Takatim yok ama yine de klavyeye sarıldım. Son bir özür için tüm maiyetlerinde bulunduğum büyükelçilerden. Bugün benim yazı günüm, hem umut yorgunuyum, hem şaşkınım. Aşağı yukarı merhum babamın 12 Eylül 1980 darbesini gördüğü yaştayım. Öyleyse, haydi daha yerimiz var madem, yine bir arektot ve ardından bir alıntıyla daha sözümüzü bağlayalım.

Saygıdeğer büyüğüm Eser Karakaş, henüz o zaman iktisat profesörü değil tabii, Kızıltoprak’ta demiryolu kenarındaki apartmanın bahçesine girdiğinde Saint Joseph yahut Boğaziçi Üniversitesi dönüşü, ben de tabii doksan kilo değilim o zaman, alır omuzlarına oturturdu küçümen bendenizi. Şöyle yazmış bakınız: “ABD ve AB ile krizler büyüdü, bu süreçte Türkiye’de de hukuk devleti tümüyle sıfırlandı, yabancı yatırımlar, Katar’ın alımları dışında durdu. Ve bugün Türkiye’nin milli geliri yaklaşık yedi yüz elli milyar dolar. Bir akım olarak hesaplanan milli gelirde senelik kaybımız ortalama iki yüz elli milyar dolar. İki yüz elli milyar dolar mesela nedir derseniz, Yunanistan gibi bir ülkenin milli geliridir.”

İşe yaramaz ABD ve AB yaptırımlarını mı yorumla dediniz? Ha ha ha, ne yaptırımı yahu, “her Türk asker doğar”, biraz da “korku dağları bekler.” Derler…