• 23.12.2020 00:00

 Bu başlığın ardından bir “esneme” emocisi (bilmiyorum var mı?) olabilseydi de, ekleyebilseydim. Aslında “adeta al da at dercesine” orta gelmiş, yuvarla boş kaleye, havalandır fileleri. Madem bozdurup harcıyorsun habire, “yirmi yıllık (eski) meslek hayatımın, ikinci on yılı kesintisiz ya Irak’ta ya Irak üzerine çalışarak geçti” diye. Ama işte anlatımdaki gibi, “adeta” yani böyle bir orta kesilmemiş aslında. “Dercesine” de demiş, yani ne almışım, ne atmışım. Belki siz de “yine saç, baş yoldurdu” deyip, okumadan bırakırsınız. Ben de kale direğine sarılır, ağlarım hıçkırarak.

Kitabımda da yazdım (bu da havalı oluyor, “yirmi yıllık meslek hayatım” gibi, sık sık atıf yaparım “kitabıma” da), bu köşeden de dile getirdim pek çok kez: Meydanda pek gözükmeyen Irak’ın yeri tüm komşularımız arasında apayrıdır. Petrol zengini ve bölgesel istikrarsızlık dışında başka hiç bir şey üretmeyen Irak’tan petrol alırız; inşaat malzemeleri, ilaç, gıda maddeleri başta neyimiz varsa Irak’a satarız. Bölgesel yakınlığımızın da getirdiği üstünlükle “atmaca” müteahhitlerimiz de Irak’ın açtığı ihaleleri kapmak için birbirlerini ezer.

Böylece iyi gününde Habur, tek başına tüm diğer gümrük kapılarımızın toplamından fazla iş yapar. Cizre’nin, Kızıltepe’nin kamyoncusunun karnı doyar, en fakir köşemiz olan nüfusunun yüzde sekseninden fazlası Kürt Güneydoğu bölgemiz halkının yüzü güler. Suyun başını tutmuşuzdur, Irak kendine kalan suyu çarçur ettiğini, planlama yapmadığını, nasıl ve nereye kullandığına dair rakam tutup, bizimle şeffaf biçimde paylaşmadığına bakmadan, “suyu kesiyorsunuz” diye yakınır. Arada da “topraklarıma girme” der, biz de “senin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliğini korumak adına ve sıcak takip ilkesi bağlamında azıcık girip, yatıya kalmadan çıkacağız” deriz.

Bu ortaoyunu en az 2003’ten bu yana böyle devam eder, gider. Tarihsel olarak Ankara’nın kaşları aslında Şam’da Hafız Esat ve Bağdat’ta Saddam Hüseyin gibi Baasçı diktatörler olduğunda çatılmıştır, ulusal güvenliğe tehdit bakımından. Ancak Kürtleri denetim altında tutmak yahut PKK’yi ezmek bakımından da çelişkili biçimde sözkonusu diktatörlerle ikili işbirliği geliştirmek de çekici gelmiştir çoğu zaman. Komşuya ABD’nin “binlerce mil uzaktan gelip” yerleşmesi, üzerine CENTCOM’un kurulup, EUCOM’un cazibesini yitirmesi ise kırmızı alarm verdirtmiştir malum mahfillerde. Hele Irak’ın anayasal olarak çoğulculuk ilkesini benimseyip, federasyona dönüşmesi iyice tatları kaçırtmıştır.

Egemenliğine özen gösterildiği yinelenegelinen komşu ülkenin kendi anayasasına göre (iç idari sınırları kesinleşmemiş de olsa) oluşmuş Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) için adını koymadan “IKB” kısaltması kullanılır. Ancak zorunda kalınırsa, açılımında “Kürdistan” yerine utangaç biçimde “Kürt” denilir. Günlük kullanımda “Kuzey Irak” teranesine sarılmaya devam edilir.  IKB’nin peşine “hükümeti” yerine, gayrıresmi olsun, haşa “tanımadığımız” anlaşılsın ve “GKRY” çağrışımı yapsın diye “yönetimi” terimi eklenmesi yeğlenir. Buna karşılık, IKB ve özellikle KDP ve daha özellikle (şimdiki IKB Başkanı) Neçirvan Barzani ile (aciz amadenizin de görevi süresince çabaladığı yönde) ayrıcalıklı ilişkiler kurulur.

Böyle de olması, “eşyanın doğası gereğidir”, zira Türkiye’nin Irak sınırı aynı zamanda yakın gelecekte ya da gerçekçi olmak gerekirse hiçbir zaman değişmeyecek biçimde aynı zamanda IKB ve hatta daha gerçekçi olmak gerekirse KDP sınırıdır. Şimdi yürütülen kalıcı ve kapsamlı askerî harekâtlarla “geri alınması” hedeflenen bir bölümüyle “PKK sınırıdır” da. Habur’un denetimi 1990’ların ortasından bu yana KDP’dedir. IKB’nin de halihazırda dahi aylık geliri Türkiye’ye sevk ettiği ham petrolden 500 milyon ABD dolarını aşan düzeydeyse, yine aylık 100 milyon ABD Doları da “gümrük harçlarından” bu meblağa eklenir.

“Ha Barzani, ha Öcalan”, “onlar elbet gidecek, biz elbet geri geleceğiz” diyen kafalar için bu durum kabul edilemez bulunur. 330 kilometrelik sınırın 300 kilometresi dağ, 30 kilometresi düzdür. Yapılacak iş Habur’un yeni köprüler, akıllı ve akılcı uygulamalarla ihya edilmesidir. Onlara göre ise Habur’un yönetimi seçimle işbaşına gelmiş yetkililere bırakılamayacak denli “ciddi” iştir. “Kürdün ümüğünü sıkalım” derken, elleriyle kendi hayalarını burduklarını bir türlü kavrayamazlar. Bunu sadık hizmetkârınız gibi toylar dile getirecek olsa, hemen o muhayyel toplantıda hazır bulunan bir büyükelçi “hehehe, genç arkadaşımız fevri…” diye devreye girip ortamı sulandırır; zira o da ne yapsın zihinlerde merkezdeyken “Ortadoğu çalışıp”, tayinde NY-Londra-Paris-Cenevre “Dior Line” hattını tutturmak vardır. 

Her neyse, bu defa “Ovaköy” (eski adı Korava) akla gelir. Yani bir biçimde, haldır huldur önde tank, arkada dozer sınır geçilecek, Türkiye-Irak-Suriye sınırlarının kesişim noktasından aşağıya Telafer’e “şose” açılacak, o üç sınırın kesişim noktasına da bayrak dikilip “aha da öz yerli&milli sınır kapısı” denilecektir. Barzani’nin gümrük geliri kesilecek, IKB’nin çevresinden dolaşılıp “Musul&Kerkük’e inilecek”, Kandil’in de Rojava’yla bağlantısı kesilecek, Bağdat’ın sınır kapısı denetimi de KDP yerine tesis edilmiş olacaktır. Arada depreşen Ovaköy hülyası, örnekse son Kazımi ziyaretinde olduğu gibi, sonra yine çekmeceye kalkar. Çünkü olacak iş değildir. Kulağını ters göstermektir. Mantığa aykırıdır. Zorla sınır kapısı açılmaz. 

Sonra Türkmenler vardır. Sakın ha “cumhuriyetimizin adını ecdad neden Türkiye koymuş acep, Türkmenistan yerine?” diye sormayın. Sizi araya “hehehe…” diye girecek kıdemli genel müdürünüz de kurtaramaz o zaman. Bakınız Erdoğan da konuk başbakan Kazımi’yle ortak basın toplantısında, “Arabı, Türkmeni, Kürdü, tüm Irak halkının öz kardeşimiz” olduğunu belirttikten sonra, muhatabını Türkmen bakan atadığı için kutluyor, bu gelişmeyi “milletimiz” için “anlamlı” bulduğunun altını çiziyor. Kerkük kenti, petrol sahası, vilayeti farkları; Erbil, Kerkük ve Telafer Türkmenlerinin ayrı çıkar ve geçmişleri; 2003 sonrası derinleşen Sünni-Şii ayrılığı; küresel Kürt nüfusun yarısının Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı oluşu; HDP’nin aldığı altı milyon oyun bile, IKB’nin toplam nüfusundan fazla olması gibi gerçekler o söylemde yer bulmaz.      

Öte yandan, IKB’nin ve özellikle KDP’nin Ankara ile ayrıcalıklı ilişkiler sürdürmesi o taraf için ayakta kalmanın gereğidir. Ancak bu gereklilik IKB’nin aynı biçimde Bağdat, Tahran, Vaşington ve hatta Bakü’yle de, bizim buralarda bir türlü anlamak istenilmese de çok boyutlu ve akçeli ilişkiler sürdürmesine engel olmaz. Ortadoğu’nun farklı kabul salonlarında farklı oyun havaları eşanlı çalınır, ön kapıdan bir konuk uğurlanırken, arka kapıdan başka konuk buyur edilir. Üstelik son on yılda belki, Erdoğan’ın Katar ve Azerbaycan’ınkiyle birlikte IKB’nin “uzun adamıyla” da, değinip geçmek gerekirse, “bambaşka bir kimya tutturduğu” ortadadır.      

Özcesi, Dicle ve Fırat suları, terörle mücadele, “Ovaköy” ve Türkmenler dosyalarının görüşüleceği, bunlardan biri veya bazıları hakkında çığır açıcı anlaşmalar imzalanacağı, yeni bir dönemin açılacağı duyurulur Irak’a ve Irak’tan yapılacak üst düzey ziyaretler öncesinde. Sonra flaşlar patlayıp, kapılar kapandığında masada petrol ticareti, inşaat ihaleleri ve IKB’yle ilişkiler kalır. Nihayet yeniden kapılar açıldığındaysa, bu defa görülen örneği paylaşmak gerekirse, (Davutoğlu’nun ne işe yaradığını halen çözemediğim icatlarından olan) parçalı veya toptan ortak bakanlar kurulu toplantısı yapılması, çifte vergilendirmenin önlenmesi ve kültür (!) alanında işbirliği kalır. Ta ki gelecek ziyaret öncesinde, yine davullar gümbürdemeye, zurnalar carıldamaya başlayıncaya dek.