Aydın Selcen
Aydın Selcen

Gazete: gazeteduvar.com.tr

Devletin geleceği, yurttaşın geleceği

  • 4.01.2021 00:00

 Küresel salgının ardından dünyanın alacağı siyasal biçim; olacaksa küresel ölçekte toplumsal dönüşümün derinliği; yeni dengelenmenin vadesi; evrensellikle yerellik karşıtlığı gibi kuşbakışı fütürist kehânetler. Sabah yatağınızda gözünüzü açtığınızda “ben kimim?” sorusuna verdiğiniz yanıtın geçmişiniz, okullarınız ve mesleğinizle ilgili olması yahut “şimdi, burada, şu kentin bu semtinde, sırtüstü uzanmaktayım” demeniz gibi. Soruyu “ben kimim?” yerine “ben neyim?” diye sormak bir başka yaklaşım ikirciği olabilir.

Ayaklarımızı ülkemize basarak 2021 dış politika sınamalarını dolayısıyla güncelliğini koruyan Libya, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Irak, Suriye, Rusya dosyalarını gözden geçirmek, belki tüm bunları büyük harflerle “BATI (AB+ABD) ile ilişkiler” başlığı altında toplamak. Yapay bir dönüm noktası da olsa yılbaşları biraz daha mandıra feylesofluğuna yöneltiyor sanki beni. Yetkin ve derli toplu bir biçimde gelecek yıla bakış isterseniz 2020’nin son Çarşamba akşamı Artı TV’de “Dünya Ve Biz”de konuğum olan değerli Soli Özel’in söylediklerine kulak vermenizi öneririm. Ayrıca sonuçta Türkiye’nin dünyada olduğunu ve gelişmelerden etkilenmeyecek bir kale olmadığı gerçeği yadsınmamalı.

Pandeminin birincil sonucu, devletin geri dönüşü. Devletin artık sorunun kendi değil, çözümün parçası olması. Fakat özellikle bizim buralarda defalarca içinde yaşayarak öğrendiğimiz üzere “cehenneme giden yolun taşları iyi niyetle döşenir.” Hep verdiğim örneği yineleyeceğim: Siz, kullanılmayan havalimanındaki otel ve terminal binasını sahra hastanesi olarak dönüştürmeyi önerirsiniz. “Yönetim” bu öneriyi havada kapar, o havalimanının ulusal stratejik değeri olan pistlerini geri dönülemeyecek biçimde yok etmek için kullanır; durmaz, olağanüstü durum gerekçesiyle ihalesiz yaptığı inşaattan yandaşa ve kendi cebine akar yaratır; orada da durmaz, yurttaş gidecek kapı ararken o hastaneyi yurtdışından gelecek cebi dolular için “sağlık turizmi” amaçlı kullanır. Siz de elinizde iyi niyetiniz, ahlâki üstünlüğünüz ve siyasal doğruculuğunuzla kalakalırsınız öylece şavalak gibi.

Devlet geri gelir, zaten bizim buralarda hiçbir yerlere ayrılmamıştır ve ondan başka bir şey de olmamıştır ortalarda orası da ayrı, sokağa çıkma, içki içme, (seküler) kutlama, toplanma yasakları koyar. Oysa söylenen, akıllı ve akılcı bir devletin kamu yararının gözetiminde etkinliğini artırmasıdır. Ama bilin bakalım sizde ne eksiktir? Hukuk ve demokrasi. O eksikler olmasa dahi, devletçilik oldukça tehlikeli bir tapınmadır. Sütun komşularımdan Zeki Coşkun’un zihin açıcı yazısında atıfta bulunduğu Necatigil’in “odanın karanlığındaki bireyin dağlardaki ateşleri düşündükçe karanlıktan korkmaması” benzetmesinde olduğu gibi. Penceresiz odalarımızın karanlığa yol açan duvarlarını ören devletse, yapıyı tasarlayanlar kimlerdir? Tasarıda katkımız olacak mıdır? (Böyle sorunca da peş peşe affedersiniz Bahçeli konuşur gibi oldu.)                

Bir başka değerli kalem Uğur Vardan’ın anımsatmasıyla dağlarda yanan o ateşlerin peşinden giden bir nevi anti-kahraman “Jeremiah Johnson” (yön. Sydney Pollack, 1972 yapımı, başrol Robert Redford) filmini izledim geçen gün. Kişisel başkaldırı, meydan okuma, doğal durumunda insan, özgür birey öyküsü. Amerika’da bu tür “frontier man” (“sınır adamı”?) yahut Tucker gibi kişisel girişimcilik veya Jesse James ya da “Vanishing Point” gibi “outlaw” (“kanun kaçağı”?) anlatılarının günümüzde dahi makbul bulunduğu ve karşılığının olduğu söylenebilir. Bizim dünyamızda ise bunun karşılığı efelik olabilir belki ama devlete efelenmenin sonucu da bilinir ve erken yaştan kafalara ibret için iyice sokulur. Kitabın dışına çıkmak, “kutunun dışında” düşünmek teşvik edilmez. Öyleyse adeta o “kitabı” (anayasa kitapçığı?) her gün, her an kafamıza fırlatan güncel iktidar ile “kitabi” (“kara kaplı” kitap?) yerleşik düzenin ortaklığına pandemi sonrasında bir kurtuluş ve yeniden kuruluş iddiası “devleti çağırarak” nasıl geliştirilebilir? “Devlet nerede?” narası yerine, “hangi devlet?” sorgulaması belki bize daha uygun düşendir, şimdilik.      

 

 

“Mad Max” filmindeki “Pursuit Special Interceptor” – modifiye 1973 model “FORD Falcon GT”

 

 
 
 
 
 

 

 

 

Yürek de, bilek de isteyen ve bizim kalıplara hep “bir numara büyük gelmiş” düşünsel ya da gerçek “hicret” hikâyelerini bir yana bırakalım. Bizim hicretimiz de arabesktir* sonuçta, “rakıya yumulup, sırat köprüsünden geçmektir” -Demirkubuz’un “Kader” filminin son sahnesindeki gibi. Somuta indirgeyelim. Hariciyeden aklımda kalan iki yaklaşım var müzakereye dair (en azından müzakere niyeti olduğunu varsayarak): En zor sorudan başlamak veya kolay soruları hızlıca geçip, en zoru en sona bırakmak. Bir de her konu üzerinde anlaşmaya varılmadan, hiçbir konu hakkında anlaşmaya varılmamış olacağı ilkesi. Buna göre “laiklik” ve o başlık altındaki “başörtülü yargıç” meselemiz yerine kafadan seçim barajının sıfırlanması, siyasi partiler kanunun da çöpe atılması gibi bir başlangıç yapsak. “Küçük güzeldir” belki. Ancak bu defa “yüzleşme-me” çıkmazında buluruz kendimizi.

Bizimki aslında hiç başlamamış ama bize bitmediği söylenen bir geçiş (“transition”) sürecidir. Çünkü sıradışı, tasnif dışı, “open class” bir ülkeyizdir biz. Hariciyede “tasnif dışı” belge “müteferrik” dosyasına kaldırılır. Bu da özellikle aradığımız, bulduğumuz dış politika belâları göz önüne alınırsa bir hedef olabilir: Keşke “müteferrik” bir ülke olabilsek bir çeyrek yüzyıl boyunca. İşimize baksak, akılcı kalkınsak, yeni bir tarım düşünsek, çevreyle barışsak, gelir dağılımını düzeltmeye yönelsek, ileri teknolojiye yatırım yapsak, bir nesle en azından, huzur ve “ama hassasiyetlerimiz” demeden tam ifade özgürlüğü armağan etsek? Pekiyi o sözkonusu neslin böyle bir derdi yoksa? Hem ben kim oluyorum da oturduğum yerden birilerine bir şeyler armağan etmekten söz ediyorum? Uzanır alır isteyen istediğini. Ne muhataplık, ne taraflık gibi bir derdi yok belki yeni neslin –eskisinin de pek olmadığı gibi.

Kolaydan başlayıp, somuta indirgemek deyince bir başka ıska sakıncası da yüzleşmenin ardından gelecek uzlaşma konularında beliriyor. Kendi gitmiş, adı kalmış yadigâr “dört eğilimi” birleştiren, Nihal Atsız adını parka verirken, Deniz Gezmiş’i ihmal etmeyen, bu bezeme, yan sanayi konular bir yana, “hizmet koşusunu” metrolar, geri dönüşüm tesisleri, dere ıslahatı vb başarıyla sürdüren İBB Başkanı İmamoğlu kamuoyu yoklamalarında Erdoğan’ın en güçlü potansiyel rakibi görünüyor. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da “başörtülü yargıç” sorusunu “hangi çağdayız ya?” diye yanıtlıyor -ki demek laiklik diye üzerine birlikte düşünmemiz gereken bir derdimiz artık kalmamış. CHP’nin ortaklarını sağdan daha sağa doğru dizebiliriz: İYİP’den Saadet’e, Deva’dan Gelecek’e. Bu “dört eğilimcilik”, milli savunma, dışişleri, içişleri ve milli istihbaratı devraldığında ne tür bir “dönüşüm”, “yeniden kurulum” derdi olacaktır? “Aç-kapa düzelir” deyip, devam mı edecektir? Bunları sorarsanız, yüzünüze bakılmadan ayaküstü alacağınız yanıt, yanağınızın okşanıp, “hadi bakalım aslan parçası, babaya selâm…” olacaktır.

 

 

NURO yapay zekâ firmasının Kaliforniya’da kullanıma girecek elektrikli sürücüsüz kargo dağıtım aracı

 

 

 

İnsanın bir ikna ve çözüm derdi, bir tahayyülü yoksa siyasetten ne beklentisi olabilir, bilmem. İntikamcı, rövanşist bir iktidar sandıkta devrildiğinde, başkanlık rejiminin ardaşıklık (“alternance”) gereği, binilen atın da yeni süvarisine göre kişnemesi gerekir. İçeride de, dışarıda da, “senin dönemde öyleydi, benim dönemde böyle” diyebilecek asgari dirayet esastır. Yoksa siyasal islâmcı kleptokrasi kucağından çıkıyorum sanan kendini ulusal güvenlikçi vesayet ocağında bulur. Oysa öcü gibi gösterilen “istikrarsızlık” aranılan can suyu olabilir. Hep düzen arayışı yerine, biraz “bırakalım da dağınık kalsın” yaklaşımı bünyelerimize daha iyi gelebilir. Permakültür bahçeleri andıran bir demokrasi zemininden söz ediyorum. Avrupa’nın içinde değil hemen kenarında ama organik biçimde ona eklemlenmiş bir “Yugoslavya 2.0” olarak düşünebilir miyiz geleceği? Ooo, federasyon dedi, iç savaş çağrışımı yaptı, Tito gibi tek adam hayali depreşti. Ama durun, yukarıda da Tucker filan dediydi. Zırvalıyor yazık.

Üstelik yerim bitmese daha hezeyanlarım vardı gizli bahçemde yetiştirdiğim: Kanada’da tıp dilinde “ot” tabir ettiğimiz kenevir satışının yasallaşması ve pandemi döneminde artan satışların kamu sağlığı bakımından yararlı görülmesi. Sonun en şaşalı dönem olan Kanuni zamanında küresel dönüşüm ıskalanarak başladığı. Darbeler tarihi dediğimizin 27 Mayıs 1960’tan bir yüz yıl önce başladığı. Yüzleşme değil hesaplaşma arayan bir toplum olduğumuz. Pandemi olmasa da verili koşullarda tepetaklak gitmesi kaçınılmaz yerler: AVM’ler ve Beyoğlu. Pandemi sonrasında tepetaklak gitmesi kaçınılmaz yerler: Plazalar ve rezidanslar. Cinsel devrimin çoktan sessizce gerçekleştiği ancak bunun kadın-erkek eşitliği sonucu vermediği gibi LGBTI haklarına da yansımadığı. 93 günlük V. Murad saltanatından ne romanlar, ne diziler, ne filmler çıkacağı. Olmadı, artık önümüzdeki maçlara bakacağız. Rabbim sonumuzu benzetmesin V. Murad merhum gibi benim de ileri demokrasi coşkusundan sinirlerim bozuldu galiba. Mutlu yıllar.

 

 

Osmanlı Meclisi-1877       

 

 

*Arabesk demişken Anıl Mert Özsoy’un Sibel Öz ve İsmail Afacan ile söyleşisini yurdumuzu daha iyi anlamak adına okumanızı öneririm.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar