• 19.05.2021 06:58
  • (108)

Orta yerde (“optimal noktada” da denebilir) ve zamanında buluşmak demiştim. Onu yapabilmenin de bilim değil, sanat olduğunu ileri sürmüştüm. Bunun için de diplomasinin, yaparak, yazarak, usta-çırak ilişkisiyle pişerek öğrenilen bir sanat olduğunu iddia etmiştim. Siyasi talimatın, sağlam bir iradeyi, vizyonu yansıtması ve kesinlik içermesi gerektiğini, ancak masadaki diplomata da esneklik, manevra payı tanımasının zorunlu olduğunu belirtmiştim.

Müzakerede esas olan genelgeçer doğrunun, zemini köşeye doğru değil kapıya doğru boyamak olduğunu anımsatmıştım. Hep bir çıkış noktası -dilerseniz amiyane tabirle “kıvırma payı” dahi diyebilirsiniz, bu bağlamda zararı yok- bırakmanın işin yazılı olmayan kuralı ve doğası gereği olduğunu da söylemiştim. Buna “sırtın iplere yaslanmaması” da diyebilirsiniz. Özcesi, temcit pilavına dönse de yineleyelim: “Vatanseverlik, sahtekârların son sığınağıdır” (Samuel Johnson-1775). Çözümsüzlükleri çözüm diye pazarlamak, sorunların kemikleşmesini “dik duruş” diye satıp, içeride yularları hep birilerine kaptırmak durumunda kalmak da başarı değildir.

Son dönemde sıkça atıf yapıyorum ama olsun, zarar gelmez: Büyükelçi Selim Kuneralp’in yazılarında, o imbikten geçen bileşimin ışıltıları var. Affedersiniz “karı gibi ne gülüyon?” diye leş bir sözümüz vardır ya. İşte serinkanlı ve akılcı olmanın, öncelikle ayrıntıya, tarihsel arka plana hâkim olup, güç dengesini de gözetmenin bizdeki karşılığı “monşerlik” olur. Sahte kabadayılık, mangalda kül bırakmamak (külhanbeyliği?) de özgüven patlaması, özüne dönmek, “o eski ihtişama yürümek” addedilir. Aslında bal gibi herkes neyin ne olduğunu da bilir de, adına medya denilen hortumları ve telefonları tek yere bağlı pazarlama mekanizmasının dişlileri dönmeyegörsün.

Omurgasız canlılardansanız, nükleer patlama sonrası hayatta kalan hamamböcekleri gibi, siz de geminizi yürütürsünüz.  “Neme gerek, sütlü börek” tayfadansanız hakeza. “Kimler geldi, kimler geçti, ben miyim bu âlemin zaptiyesi” deyip omuz silkenler, sizler de ayrılabilirsiniz kenara. Pekâlâ, Büyükelçi Kuneralp ne yazmış? Mavi Vatan’ın bir doktrin değil, ne denli içi boş bir slogan olduğunu ve (kalmadı ama) bütüncül dış politika açısından nasıl temel tutarsızlıklar içerdiğini. Başka? Örnekse, erken dönem Türkiye Cumhuriyeti’nin “Kıbrıs” diye bir davası olmadığını ve Kıbrıs’ın o dönemki ulusal güvenlik öncelikleri bağlamında nasıl II.Abdülhamit ile Britanya İmparatorluğu arasında bir al-ver konusu olduğunu. AB’ye tam üyelik perspektifi varsa, o arka planda önünde hangi adımların atılmasının önümüzde birer zorunluluk olarak durduğunu. Vesaire.

Filistin’de ve Filistinli yurttaşlarına karşı İsrail devletinin insanlıkdışı uygulamalarının ve ayrımcı politikalarının savunulacak veya mazur gösterilecek tarafı yok. Bunun karşısında kendini savunma hakkı saklı olsa da sivil direniş eylemlerinin tam da etkili olduğu dönemde, Hamas’ın Gazze yerleşim birimleri içinden İsrail’in nüfus merkezlerine roket yağdırmasının da ne savunulacak ne sonuç alacak tarafı var. Basit sağlamasını, kendileri FKÖ silâhlı direnişinden gelen Fetih’in Batı Şeria’dan benzer saldırılar düzenlememesinde görebiliriz. Dahası var: Orası Filistin ve İsrail. Bilmem zikredebildim mi? Yani konumuz dışişleri. Ha yok, maksat arabayı garajda çalıştırıp, “Taksim’e gittim, geldim” diye nağme yapmaksa içeriye, ben onu bilmem.

Bakınız şimdi “darbeci” Sisi’nin (o ünvanı inceden zail oldu galiba) Mısır’ı oyunun içinde. Neden? Komşu ve merkez Arap ülkesi. Ürdün öyle. Neden? Komşu. Arap ülkesi ve hatırı sayılır Filistinli nüfusa evsahipliği yaptığı denli, tarihsel bağları da var. Ama Yunanistan da topa ayağını uzatabildi. O neden? Zira Doğu Akdeniz’de o denli hatalı politikalar izledik ki Libya’dan Suriye’ye, sonuç bu oldu. Yalnız bize kim ittirdiyse, komisyoncusu ayrı, satıcısı ayrı ve kuvvetle muhtemelen arada söğüşleyen ayrı, o araştırma gemilerinin satışından kim nemalandıysa, bugün kahkahalarla gülüyor, keyifle purosunu tüttürüp, şampanya patlatıyor. Ha bak, kimi sahibinin seslerinin damarına basan Büyükelçi Kuneralp’in Mavi Vatan yazısında o ayrıntı da vardı sahi.   

İsrail altı milyar dolarlık uluslararası ticaret hacmiyle Türkiye için ithalat ve ihracatta ilk onda. Dahası, Türkiye, bir ucu Ortadoğu’da da olan ancak Ortadoğulu olmayan bir ülke. Türkiye ne bir Arap ülkesi, ne (laik cumhuriyet olduğuna göre) Müslüman bir ülke. Türkiye, NATO müttefiği, AK ve AGİT’in kurucu üyesi, AB adayı. Türkiye’yi ayrıcalıklı kılan, nüfusunun neredeyse tamamının Müslüman olması veya Osmanlı mirası değil. Türkiye’nin ayrıcalığı yukarıda sıraladığım konumu ile hem İsrail hem Filistin’le aynı işleklikte iletişim ve diplomasi kanallarına sahip olmasıydı. Gelinen yerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın telefonla konuştuğu liderlerin listesine bakın ve sözümüzün etkisine, değerine.

Mehmet Y. Yılmaz’ın yazısından bir alıntı yapacağım: “Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, İslam İşbirliği Teşkilatı'nın (İİT) olağanüstü toplantısında konuştu ve daha önce söylediği sözleri tekrarladı: ‘(Filistin'de) Birlik ve kararlılığımızı gösterme vakti. Ümmet bizden liderlik bekliyor. Türkiye gereken her adımı atmaya hazırdır.’ İİT İcra Komitesi üyelerinin bu sözler üzerine ne dediklerini bilmiyoruz. Ama kolayca tahmin edebiliriz: Bazıları Çavuşoğlu'nun bu sözlerini dinledikten sonra sanki orada değillermiş gibi camdan dışarı hülyalı hülyalı bakmıştır. Bazıları önlerindeki kağıtlara anlamsız karalamalar yapmıştır. Bazıları, yüzlerindeki tebessüm görünmesin diye sanki sakallarını sıvazlıyormuş gibi poz yapmışlardır.” İyi, kötü meslek hayatında benzer oturumlarda bulunmuş biri olarak, bundan gerçekçi betimlenemezdi.

Büyükelçi Namık Tan’ın aynı konudaki paylaşımı ise şöyle: “Filistin-İsrail ihtilafı bağlamında sergilemekte olduğumuz çaresizlik, içine düştüğümüz yalnızlığın ne kadar derin olduğunu gösteriyor. Yaptığımız boş ve anlamsız, sadece iç kamuoyunu tatmine yönelik önerilere, haliyle kulak veren yok. Adeta yok farz ediliyoruz. Hazin bir durum.” Bilmeyenler, bakmaya da üşenecekler için anımsayalım: Büyükelçi Tan bakanlık sözcüsüydü, Tel Aviv ve Vaşington büyükelçilikleri görevlerinde bulundu.

Merhum pederin katı açılmadık esrarengiz deyişlerinden biri, “oturak bana ‘dum’ dedi, ben ondan korkmadım” idi. Ben buna çocukken güler ama ne demek olduğunu pek anlamazdım. Sonraları (o da merhum) Shakespeare’in “Much Ado About Nothing” oyun başlığına veya Firenklerin “coup de théâtre” dedikleri duruma denk düştüğünü varsaydım. Bugünkü manzara onu çağrıştırıyor. Diplomaside işgüzârlıkla, etkinliğin farklı olduğunu da. Oralardan çarpışarak çekilen kurucu kuşak ne yaptıklarını da, eskinin yerine, o eskinin içinden kendileri geldikleri için, “yeni” neyi kurduklarını da gayet iyi biliyorlardı. Dengeli, serinkanlı, akılcı olmak demek sırtını dönüp, yorganı da kafaya çekip, vurup kafayı yatmak demek değil.

Büyük devletler, büyüklük iddialarının doğaları gereği, geçmişleriyle vedalaşıp, onu tarihleştirmeyi de bilirler. Bosna-Hersek, Venedik, ne bileyim Macaristan hülyası kuran Avusturyalıya bugün ya gülerler, ya deli gömleği giydirirler. En aşırı sağcı Fransız siyasetçi “De Gaulle merhumun boşuna geldi, kaptırdı Cezayir’i” demez. “Aaah ah, üzerindeki güneş doğmayan imparatorluktan, kaldık gün yüzüne muhtaç kaldığımız dört mevsim yağmurlu dımdızlak adamıza” diyen Britanyalı politikacı ben bilmiyorum. “Sahalin, bir gün mutlaka” diyen Japon siyasetçi de duymadım. Buna karşılık “yüzölçümü Konya’dan küçük” diye dalga geçilen Hollanda’nın hem en büyük küresel şirketlerden bazılarının evsahibi ve tarım üretiminde dünya ikincisi olduğunu da, Amsterdam’ın finans merkezi olmak yolunda Londra’yı sollamakta olduğunu da biliyorum. Bilmem zikredebildim mi?  


Değerli okurlarımın 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'nı kutlarım.