• 14.06.2021 07:17
  • (148)

Erdoğan-Biden görüşmesi yarın. O zaman sallayalım bakalım, sallamaktan bir şeyler umarak. Ciddiyete davet ediyorsanız -ki değil Türkiye ölçeğinde, küresel olarak dış politikanın ciddiye alınır tarafı kalmadı korkarım- “eğitimli tahminlerimi” (“educated guess”) paylaşayım. Sonunu da başa alayım. Brüksel’de 14 Haziran’da yapılacak NATO Liderler Zirvesi marjında yapılacak Biden görüşmesinden mütebessim çehreli fotolar dışında dramatik sonuç çıkmaz. Danışmanlık hizmeti almakta uzlaşmış kavgalı bir çift görünümü çıkar.

Üstelik herhalde aradan geçen sürede nöropsikiyatri kontrolleri temiz çıkmış olacak, Macron da zirve öncesinde ikili görüşme sırasına girdi. Macron, “derin görüş ayrılıklarına rağmen” zirvenin hemen öncesinde Erdoğan’la baş başa konuşma arzusunu kendi izhar etti. Özetle, Erdoğan “başat muhataplık”, yahut dilerseniz “perakende ortaklık” iddiasını diri tutuyor. Uluslararası alanda Batı tarafından yalıtılmış, radyoaktif bir lider olmadığını kanıtlıyor.

Türkiye NATO müttefiki. Sıradan bir müttefik de değil. Bir kanat, cephe ülkesi. Hem Rusya’yı çevreleyip, dengelemek, hem ateş topu Suriye’yle sınırdaş olmak ve (Batılı muhatapların anlayışıyla “islâmcı”) terörle mücadelede (isterse) kilit oyuncu olmak gibi bir konumu var. Türkiye’nin NATO içindeki katma değeri yeniden yükselişte.

Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Blinken, öteden beri Türkiye’nin “kanlısı” olarak bilinen Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Menendez’in sorularına verdiği yanıtta önce topu göğsünde yumuşatıp Türkiye’nin bir NATO müttefiği gibi davranmadığını (S-400 alımını ihsas ediyor) belirtti, insan hakları ve ifade özgürlüğü gibi iç alanlardaki sıkıntılara da dikkat çekti.

Ardından, asıl konuya girerek, “Suriye, Afganistan, Rusya, İran ve terörle mücadele” dosyalarında Türkiye’yle işbirliğinin öneminin altını çizdi. Macron’un yukarıda değindiğim tutumu da, AB’yi ilgilendiren göç ve Doğu Akdeniz gibi başka dosyaları da içererek, Blinken’le koşut. ABD Başkanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Sullivan’ın sözkonusu ikili görüşme gündemine ilişkin açıklamaları da buna benzer bir çerçeve çizdi.

Böylece Erdoğan’a “karşı hamlemizi yapar işi bitiririz” yaklaşımını Biden görüşmesi öncesinde yine uygulama olanağı doğdu. Türkiye, Kabil Uluslararası Havalimanı’nın ve Kabil’deki NATO müttefiklerinin büyükelçiliklerinin güvenliğini sağlama görevine NATO çatısı altında gönüllü oldu.

ABD islâmcı-milliyetçi hükümeti Taliban’la karşı karşıya bırakıyor ve kendiliğinden Türkiye’nin Batı uluslar ailesi üyelik çapasını tescillemiş oluyor. Görevin kritik önemi ve tehlikesi, Kabil’in şimdiden görülen emarelere bakarak ABD çekilir çekilmez dalga dalga yükselecek bir Taliban saldırısı, kalkışmasıyla yeni bir Saygon’a dönmesinin önlenmesinde.

Havalimanı açık olmazsa, ABD’nin çekildiği bir Afganistan’da Avrupalı müttefiklerin ne diplomatik ne askeri varlık bulundurmayacağı da açık. Bu bakımlardan Brüksel’de Biden'e açacak diplomatik tezgâh arayışındaki Türkiye’nin bu sakıncalı göreve talip olması, belki zamanında Kore Savaşı’na asker göndermesi denli yaşamsal.

Ankara’dakilerin İdlip deneyimini Kabil’e uyarlama eğilimi varsa, onun aslını zaten Pakistan yapmıştı. Pakistan’ın Taliban’la ilişkileri de ortada. Afganistan’ın Türkiye’ye komşu olmadığını anımsamak yeterli. Tasarlanan harekâtın maliyetinin NATO ve/veya ABD tarafından karşılanması beklentisiyse herhalde Brüksel’de karara bağlanacak.

Öte yandan Reuters’e konuşan Taliban’ın Doha’daki sözcüsünün ABD’nin topyekûn çekilme taahhüdünü anımsatması ve Türkiye’nin bu göreve talip olmasını şimdiden reddetmesi de not edilmeli. Katar’ın potansiyel arabulucu olup olmayacağı da geçerli soru.

Bu durumda “demokratik” iddiasındaki Millet İttifakı, Afganistan teskeresinin kapsamını sorgular mı? NATO içinde yeniden ve sıkı bir “TOR” (“terms of reference”) ve “ROE” (“rules of engagement”) müzakeresi yapılması zorunluluğunu dayatır mı? İki emekli büyükelçi CHP genel başkanının Dış İlişkilerden Sorumlu Başdanışmanı Çeviköz’ün ve İYİP GİK Üyesi Erozan’ın doğrudan NATO uluslararası memur kariyerleri de olduğuna göre, onlar kuşkusuz benden çok daha iyi değerlendirecek konumdalar. 

Millet İttifakı tartışmaya açma yerine yok “o eski ihtişama geri yürüyoruz”, yok “tekerinize taş değmesin aslanlar” yaklaşımını mı benimser, o da diğer seçenek. Belki üçüncü seçenek de, iç tribünlere dönüp, NATO ittifakının öneminin küçümsenmesi, “egemen güçler, Londra’daki üç-beş tefeci…” taşrasalcı söylemini sürdürme çabası olabilir. Bunu da yakında göreceğiz. 

Son dönemin nedense sessizleşen diplomatik aktörü Milli Savunma Bakanı Akar, ABD’yle temel sorunun S-400 değil YPG’ye ABD askeri (eğit-donat-istihbarat-hava gücü) desteği olduğunu yinelemekte beis görmedi.  Millet İttifakı’nın sorunu güvenlikçi politikalara geçerli alternatif üretememesinde. Seçmene “ben sana terörü bitirmeyeceğim demiyorum, başka türlü ve başka yoldan kurulacak bir huzur ve istikrar vaat ediyorum” diyememesinde.

Okuduklarımı; Aslı Aydıntaşbaş, Gönül Tol, Hümeyra Pamuk gibi ABD’de bulunan değerli gazeteci ve uzmanların yazdıklarını, paylaşımlarını ve görüşmelerimden edindiğim bilgileri, içeride eski meslektaşlarla ve uzman dostlarla değerlendirip, kendi kıt aklıma vurdum. Gördüğüm Brüksel’de bir “çifte parantez denklemi” oluşacağı yönünde.

Buna göre ABD Türkiye’nin S-400 meselesini, Türkiye de ABD’nin YPG’yle taktik işbirliğini şimdilik karşılıklı olarak paranteze alacak. Kabil’e asker göndermek havayı değiştiren “joker” oldu. Kuponum yatar mı tutar mı yarın göreceğiz. Tutsa da yatsa, “demokratik” muhalefete dış politika ve ulusal güvenlik politikası alanında demokratikliğini ve basbayağı muhalifliğini ortaya koyma olanağı doğacak.

Teknik kısıtları, yani görüşmenin çeviri dahil yarım ila bir saat süreceği göz önünde tutularak, sanılanın aksine demokrasi ve insan hakları, hele hele Kavala ve Demirtaş gibi münferit dosyaların gündeme gelebileceğini sanmıyorum. Gelse de asıl “kanlı” konular meyanında ve bunların ardından “adet yerini bulsun” babında dillendirileceğini düşünüyorum. Sullivan ve Blinken gibi isimlerin bu konulara görüşme öncesinde değinmesinin, bunların görüşüleceğini göstermediğine, Biden’in omzundan yük almaya yönelik olduğuna inanıyorum.    

Tüm bunlar bir uzay boşluğunda gerçekleşen gelişmeler değil. Bağlam (dilerseniz “konjonktür”) denilen satranç tahtasını, onun üzerinde ağır topların dağılımını, ittifakları, anlaşmaları, tarihi, zamanın ruhunu, coğrafi konumu göz ardı edemeyiz. Dış politikada “tek tabanca” veya “yalnız süvari” yaklaşımının bir bedeli, maliyeti ve sınırı var. Bağlama bu görüşme özelinde, öncesinde yapılacak ABD-AB ve sonrasında gerçekleşecek Biden-Putin zirvelerini de eklemeli.

“Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım / Bendimi çiğner taşarım” kafası diplomatik açıdan “Mavi Vatan” nasıl esasen doktrin değil slogandan ibaretse öyle bence. Demokratik muhalefet, beka yani varoluş tehdit algısı zokasını Afganistan, S-400, YPG gibi dosyalarda yine ve yeniden yutmamalı. Güvenlikçi devlet tapıncının, dönüşümün başat el freni olduğunu görmeli.*

Görüşmenin bir de içe bakan yönü var: Aşı kampanyasının yaygınlaşması, konut kredi faizlerinin bollaşması, para basmaya hız verme, EURO 2020’de umulan başarı, ABD’den yirmi önde gelen şirket CEO’suyla yapılan görüşme, HDP’ye kapatma davası, PKK’yle yapılan mücadelenin kazanıldığı duygusu ve ardından Kabil önerisiyle yumuşatılacak ABD yönetimi. Böyle bir bütüncül taslak çizildiğinde sanki başka bir resim beliriyor.

Geçenlerde DİTAM’ın düzenlediği bir toplantıya** katılma ve Sayın Bekir Ağırdır’ın ayrıntılı sunumunu dinleme ayrıcalığım oldu. Ağırdır özetle bu ortamda iktidar değişmeden yeni bir barış sürecinin başlamasının olanaksız olduğunu dile getirdi. Ortamı da, gayet şairane ve esin verici biçimde, “üzeri puslu, donmuş bir göle donuk bir zamanda sürekli bakmak” olarak betimledi.

Çoban ateşlerinin orta ve uzun vadede öneminin altını çizdi. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin ardından halkın nasıl inatla özgür siyasal iradesini ortaya koyduğunu anımsattı. Bununla birlikte, o dönüm noktalarının her birinin ve neyse ki akim kalan 15 Temmuz’un da nasıl güvenlikçi ve boğucu bir rejimi ilmek ilmek ördüğünü eminim o da biliyor.

Ayrıca Ağırdır, halen yüzde sekseni aşan bir çoğunluğun yeni bir anayasaya gereksinim duyulduğuna kani olduğunu ifade etti. İlk seçimde, başkanlık el değiştirse de, mecliste muhalefetin anayasa değişikliğinin yolunu açacak bir çoğunluğa erişmesinin çok güç gözüktüğünü de ekledi.

Erdoğan’ın terzi elinden çıkma, şahsına özel başkanlık rejimi dış politikada sert güç kullanımının vitesinin nihayet seçimle işbaşına gelen sivillere geçtiği izlenimini veriyor. Ondan sonra gelecek başkan bize alet kutusunda geri vitesin de bulunup bulunmadığını, öyleyse vites topuzunda duran elin kimin olduğunu gösterecek.

Türkiye Cumhuriyeti’nin devcileyin bir büyükşehir belediyesi ve seçim yarışının da münhasıran bir hizmet koşusundan ibaret olmadığını yineleyegelmem biraz da bundan. Ağırdır da bir “zihni koalisyon” yönetiminden söz ediyor. Dolayısıyla çözüm yahut mesele liyakat, işi ehline vermekte değil. Toplumun kılcal damarlarına dek oksijen akışını sağlamak asıl konu.

Çoğulculuk, saydamlık, hesapverirlik, katılımcılık, laiklik bir yanda; kleptokrasi, nepotizm, despotizm, islâmcılık ve milliyetçilik karşısında. Verili bağlamı dönüştürmek, dönüşümü en azından başlatmak için Brüksel’deki görüşmeyi kaldıraçlardan biri kılmak demokratiklik iddiasındaki Millet İttifakı’nın elinde. Böylesi anlar buna yaramalı, Erdoğan’ın ardında “vatanseverlik adına” hazırola geçmeye değil.  

Son olarak, Brüksel’de şimdilik talepkâr ve kırılgan olan tarafın Türkiye olduğunu da belirtelim. Bununla birlikte, gerek Erdoğan, gerek Biden Brüksel’de oturacakları esnaf pazarlığında zamanın kendi yanlarında olduğunu düşünüyor. O akacak zamanın doğru kullanımı da demokratik muhalefetin bir diğer ödevi.  

* Prof. Dr. Mesut Yeğen “Kabul edilmesine ya da razı olunmasına yol açan başat sebeplerden biri Kürt meselesi olan cumhurbaşkanlığı sistemi; Kürt meselesinden, Kürt siyasetinden ötürü sürdürülemez hale gelmiş görünüyor.” diye yazıyor sınırötemizde dönüşen jeopolitik duruma dikkat çekerek.  

**Kayıtta Sayın Ağırdır’ın sunumu dk. 12 itibarıyla başlıyor.