• 12.07.2021 00:33
  • (90)

Ankara’nın Moskova’yla tatlı-sert Idlip itişmesi BMGK’de 6 aylık insani yardım uzatmasıyla şimdilik tatlıya bağlandı. MSB Akar ABD’li mevkidaşı Austin’le iki kez üst üste Kabil Havaalanı’nın TSK tarafından işletilmesi ve güvenliğinin sağlanması konusunu görüştü, henüz nihai sonuç çıkmadı. Amberin Zaman, Erdoğan’ın aracıları yoluyla Kandil’e Türkiye’den tamamen çekilme karşılığında Irak’ta sınırötesi harekâtı durdurma önerisi ilettiğini yazdı. Herhalde CHP’nin “Doğu Masası” girişimini siyaseten karşılamak adına Erdoğan Diyarbakır’a gitti, HDP’ye ve CHP’ye söylemediğini bırakmadığı gibi çözüm sürecinin bitirilmesinden, kayyum atamasına kendini Kürt yurttaşların gerçek hamisi olarak konumlandırdı.

Mısır ve İsrail’le diplomatik açılım askıda. Libya’da işler iyi gitmiyor. Mavi Vatan’ın esamisi dahi okunmadığı gibi, fikir babası geçinen Cihat Yaycı’ya, TSK’nin ardından Bahçeşehir Üniversitesi de yol verdi. Batı’yla ilişkilerde diplomatik inisiyatif hepten ABD ve AB’ye geçmiş durumda. Kıbrıs’ta paraşütle indirilen “iki devletli çözüm” dolmasını muhataplardan kimsenin yutmadığı açık. Kopenhag Kriterleri, İstanbul Sözleşmesi örneklerinde olduğu gibi “biz de yola Ankara havasıyla devam ederiz” kafasının patinaj yaptığı ortada. Çekingen deyişle kırılganlaşmasının arttığı belirtilen ulusal ekonominin tepetaklak çöküşe doğru yöneldiğini de yurttaş önüne hangi pembe yalanlar boca edilirse edilsin yaşayarak görüyor. Özetle kulağımıza bağırılan ucuz propagandanın hacim, ton ve içeriğinde değişiklik olmasa da, “Tarzan zor durumda”.   

Tüm bu gelişmelerden ve ötesinden (bozulan SA-BAE ilişkileri ve İran gibi) yola çıkarak Türkiye’nin dış politikasındaki sıkışmışlık ve o sıkışmışlığın doğurduğu düpedüz fırsatçılık üzerine bilmemkaçıncı yorumu kurgulamak olası. “Tak etti canıma bu maskeli balo ve onun sahte yüzleri” diyerek dalgamıza bakmak da öyle. Geçen defa Şili’nin kurucu (anayasa) meclisi ve İsrail’in yeni koalisyonu örneklerine bakıp, kendimize, buraya, bugüne ilişkin dersler, esinler çıkarmaya çalışmayı önermiştim. Dilerseniz öyle yapalım. İster istemez hızlandırılmış çekimde olmak durumunda. Herhangi bir anlatıya uzaya yükselip bakmak ve insan yaşamını çok aşan tarih dilimlerine, tarih boyunca bugünkü sınırları anlamsız kılan alanlara bakmak (Akdeniz havzasının ikibinyılı gibi) ufuk açıyor. Oysa aynı biçimde, “kahramanlara” değil sıradan insanın yaşantılarına veya kahramanın hayatının belirli bir bölümüne de “oynat Uğur’cuğum, şimdi dur” diyerek odaklanmak (Deniz Baykal’ın Columbia ve Berkeley’deki iki senesi gibi) da aynı derecede zihin gıdıklayıcı. Her neyse, kabataslak deneyelim. 

İsrail’de oniki yıl kesintisiz başbakanlık yaptıktan sonra nihayet Netanyahu’yu safdışı edecek koalisyon kuruldu. Gerçekten, tersten ifadeyle, sözkonusu koalisyonun biricik birleştirici unsurunun “Netanyahu’dan kurtulmak” ve belki beşinci kez üst üste seçime gitmekten sakınmak olduğunu ileri sürmek yanıltıcı olmaz. Aynı resim, Netanyahu’dan kurtulabilmelerini teminen diğer parti liderlerinin akıllarını başlarına toplamaları için tam dört kez sandığa gidip, aynı sonuçla karşılaşmak gerektiği biçiminde de çizilebilir. Öte yandan, başta Filistin tüm diğer olup biteni bilerek konu dışında tutarak, hakkında yolsuzluk soruşturması yürütülen Netanyahu’nun evinin kaç kez polis tarafından basılıp arandığını, aleyhine kaç kitlesel gösteri yapıldığını, ikametgâhının kapısında kaç yıl boyunca durmaksızın davul-zurna çalındığını da herhalde anımsamak gerekir. Netanyahu’yu ne ülkesini güçlü biçimde savunmasının, ne İbrahim Anlaşmaları’nın, ne ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasının, ne ekonomi ve pandemiyle mücadele performansının kurtarabildiğini de not düşmek.

Şili’de nihayet 2020 Ekim ayında yapılan halkoylamasıyla seçmenin yüzde yetmişsekizi yeni (demokratik) anayasayı yazmak üzere “kurucu meclis” (konvansiyon) oluşturulması kararını onayladı. Halkoylamasının kendi de yasayla anayasanın tadil edilmesi yoluyla mümkün olmuştu. Oraya da görülmedik kitlesellikte ve tepki şiddetinde gösterilerle gelinmişti. Ülkenin güneyinde ilk gelen İspanyol sömürgecilere bile hiç boyun eğmemiş Mapuche yerlisi ayrı, kürtaj hakkını savunan kadını ayrı, ücretsiz eğitim isteyen üniversitelisi ayrı zamanlarda ülkeyi sallamıştı. Ama sonuçta dereler Pinochet döneminin (1974-1990) tüm yasal ve siyasal kalıntılarından kurtulma denizinde birleşti. Bizlere de burada Pablo Larrain’in “No” (2012) filmini izleyip, “demek iş şimdi kaldı sıkı bir reklâmcı bulmaya” yorumunu yapması düştü.

Doğru, o filmde anlatıldığı gibi Şili halkı 1988'deki halkoylamasında Pinochet'ye ikinci 8 yıllık dönemi vermeyi %44'e karşı %56 oyla reddetti. 1989'da 17 (yazıyla onyedi) partiden oluşan koalisyonun ortak adayı Hristiyan Demokrat Aylwin başkan seçildi. Aylwin 1990-94 arasındaki tam demokrasiye geçiş dönemine başkanlık etti. Ardından eski (1964-70) Hristiyan Demokrat başkanın oğlu Frei yine aynı koalisyonun ("Concertacion") adayı olarak %58'le seçildi. 2000'e gelindiğinde seçimi keza “Concertacion” adına bu kez sosyal demokrat Lagos (uluslararası deneyimi olan hukukçu ve iktisatçı) kazandı. 2006’da sosyalist Bachelet (hekim) Şili’nin ilk kadın başkanı seçildi. Bachelet'nin babası Pinochet darbesinde işkencede öldürülmüştü. Kendi de kötü muameleye maruz kalmış ve sürgüne gönderilmişti. Pinochet'den 20 yıl sonra sağ milyarder işadamı Piñera’nın 2010 ve 2014’te üst üste iki kere seçim kazanmasıyla yönetime geri geldi. Öyle oldu da Pinochetçi bir sağdan değil, örnekse LGBTI-Q haklarını savunan birinden söz ediyoruz. Hangi sağ-sarmısak, hangi sol-soğan, yahut onun öncesinde hatta hangi Hristiyan Demokrat?  

Lafonten’den masallar dinlediniz. Herif hem affedersiniz Kürtçü, hem tuzukuru, yine oturduğu yerden Şili, İsrail filan bir şeyler salladı. Haklısınız ama şunu demek istedim: Yüzünüze tatlı tatlı gülümseyip, ağızlarında biteviye akide şekeri varmış gibi konuşarak, “yatçaz-kalkçaz, yatçaz-kalkçaz, sonra aaa bir de bakmışız demokrasiye geçmişiz” diyerek oy isteyen siyasetçilere hemen itibar etmeyiniz. Saçlarını rüzgâra bırakıp, ufuk çizgisine bakan kısılı gözlerindeki yaşlarla “dağlarda yanan çoban ateşlerini görüyor musun üstad?” diye iyi niyetle umut pompalayan ulemaya da bir tutam kuşkuyla yaklaşınız. Doğal olarak bunun anlamı “öyleyse bizlik bir şey yokmuş, çekelim yorganları kafamıza, dönüp mabadlarımızı, vurup kafayı yatalım” demek değil. Önceden yazılmış bir senaryo var da, hepimiz onun kahvehanelerden toplanmış beşinci sınıf figüranlarıyız demek de değil. Meclis kürsüsünden “seni başkan yaptırmayacağız” diyen lider de, karayolunda madencinin önünü kesen jandarmaya “öyle mi alay komutanı” diye çıkışan sendikacı da, emeğini, ürününü savunurken “tırşıkçi kapitalistlere hayır” diye haykıran çiftçi de, video çekip “Allah mısınız ulan siz” diye soran kaçak çete lideri de ama o her kimse, eline bir kutu siyah sprey boya ve bir şablon alıp, Moda’da bir duvara kendi kafasına göre “ya sex, ya terket” yazan arkadaş da aynı yükselen kamusal itirazın eşit sözcüleri.

Parlamenter muhalefet ise “orada burada kafanıza göre itiraz edip durmayın, ağız tadıyla siyaset yaptırmıyorsunuz” havasında. Adı parlamenter ama parlamentoya da devamsızlık yapıyor ve orada da son olarak çocuk istismarı konusunda olduğu gibi “NO” deme fırsatlarını sürekli boşa harcıyor. Aklında şu var “bu millet tatavadan pek haz etmez, tatava fıtratında yoktur zaten, bu bir hizmet koşusu”. Oysa ortada kaldırılmayı bekleyen boylu boyunca uzanmış bir mevta var. Ben yine hırt gibi konuştum, kusuruma bakmayınız. Değerli Murat Sabuncu’nun sorusuna cevaben, Ali Yaycıoğlu hocamızın verdiği yanıt (dk.49 sıraları itibarıyla) aynı konuyu çok daha bilgece ele alıyor: Özetle, taktik siyasetle uğraşmaya zaman ayrıldığı denli cumhuriyetin zoraki yeniden kuruluşuna da şimdiden ciddi biçimde kafa yorulması gerektiğini dile getiriyor. Kaldı ki, milletvekili seçimi ayrı, başkanlık adayı konusu ayrı taktiklerde dahi pek bir ortaklaşma henüz göze çarpmıyor.     

Hepsini boş verin, şunu soruyorum: Bir aciliyet duygunuz var mı? Her ikisi de cennetmekân Ali Faik İnter ile Tahir Çetin’in cenaze töreninde yiğit Başaran Aksu'nun yürek yakan “YETER ULAN, YETER!” çığlığını duyuyor musunuz? Bu ciğerden gelen itirazı acaba muhalefet de üzerine alınıyor mu, “azıcık kımıldansak mı” diye, “bize de mi ‘yeter’ diyorlar” diye kendine soruyor mu bilemiyorum. Belki demek istediğim aslında bu. Özgürlükçü, katılımcı, laik, yerinden yönetimci, hukuk devleti olan sağlam bir cumhuriyet zemininde demokrasi konuşalım. O cumhuriyete dönüşmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz? Bugün değilse, yarın mı, yarın değilse ne zaman? Hani bu akşam final var, artık maçlar küçücük ayrıntılarla kazanılıyor ya. Biz oraya gelebilecek miyiz, yoksa Şenol Güneş’in son basın toplantısı düzeyinde çakılı kalmaya mahkûm muyuz?   

*İsrail’in nüfusu 8.7 milyon, yüzölçümü 22.145 km2, cumhuriyetinin kuruluşu 1948.

*Şili’nin nüfusu 19.2 milyon yüzölçümü 756.950km2, cumhuriyetinin kuruluşu 1818.