• 26.07.2021 06:53
  • (96)

Pişkin. Kifayetsiz Muhteris. Vasatın Tasallutu. Nobran. Hışır. Görgüsüz. Ezik. Açgözlü. Kasabalı. Rastgele yazdım peş peşe. Fazlası yok, eksiği var. Dolayısıyla akıl yürütmek olanağı yok. Nursuz çehrenize abus bir ifade kondurup, en tepeden bakar tavrınızı takınıp, ağdalı sözcüklerle lugât parçaladınız mı, olmuş oluyorsunuz, adamdan sayılıyorsunuz. Yağma Hasan’ın böreği bu.

“Bu güruhun bize hukuk dersi vermeye kalkması ise tam bir garabettir.” Hayt! “Bu güruh” kim mi? Yunanistan ile GKRY’nın ardına saklanmış AB ve ABD-Çin-Rusya-Fransa-Britanya’nın beş daimî üyesi olduğu BM Güvenlik Konseyi. “Biz” ise Türkiye. “The fact that this group is now trying to teach us lawfulness is completely an act of hypocrisy”. Türkçesiyle: “Bu grubun şimdi bize hukuka uygunluk öğretmeyi denemesi gerçeği ise tümüyle bir ikiyüzlülük davranışıdır.” E bu Türkçesinin İngilizcesi olmayacak mıydı? Aynen kardeşim, aynen…

Albümü bildiniz mi: “Never mind the bollocks, here’s the Sex Pistols!” Dünya beşten büyüktür, herkes akıllı olacak, akıllı… Karı gibi ne gülüyon? Monşer monşer konuşma kırıta kırıta. Gözlerimi şaşılaştırır sana bir dik bakarım şöyle, bir acı acı gülerim, o lahzada yerle yeksan olur, biter gidersin. Sayın Kılıçdaroğlu da gider yapmadı mıydı dünyaya, “yok öyle” diye bağladığı, tüvitsel meydan okumasında. Bak bak daha güzeli geliyor hemen aşağıda.

RTÜK Bey (kadın üye yok, var mı?) de durur mu: “Ülkemizin ileri demokrasisi içinde medya kuruluşları bağımsız ve hürdür.” İleri, yani yokuş aşağı peygamber vitesinde ileriye ok gibi atılmış demokrasi. Hani çıkıp YÖK de “ülkemizin ileri demokrasisi içinde yüksek öğrenim kuruluşları (zira bunlara üniversite denemez) bağımsız ve hürdür” dese, olmaz mı? Şahane olur hem, dadından yenmes.

Biri de çıkıp, “bizatihi RTÜK ve YÖK diye iki kurumun varlığı ülkenizde medyanın ve akademyanın bağımsız ve özgür olmadığının, olamayacağının somut kanıtıdır” diyemez mi? Sürekli eleştirilerden hep kırgın ve pek nazenin parlamenter muhalefet misal. Geliyorsunuz madem, öyle diyorsunuz ya, geldiğinizde reform-meform değil bu ve benzeri kurumların hani şu içinden çıkılamayıp sonunda toprağa gömülen BTK hesabı ortadan kaldırılacağını bugünden vaat ve taahhüt eder misiniz?

RTÜK açıklamasının tamamı bir başyapıt metin niteliğinde gerçekten. Gönenmemek olanaksız. Dışişleri’nin Kıbrıs-Maraş açıklaması hakeza, RTÜK’ünkinden geri kalır yanı yok. E kolay değil, ne olsa liyakatın harman yeri hariciye. Belki çıkar yarın öbür gün Faik Öztrak, “yeterince sert değil, girin Lefkoşa’dan çıkın Limasol’dan, elinizi kolunuzu tutan mı var, arkanızdayız!” diye gürler.

Ya Fahri’nin yalanları? Hani Boğaziçili öğrencilerin Naci İnci’ye “utanman yok mu?” diye tempo tuttukları, onun da başı önünde kös kös uzaklaştığı bir video vardı. Bir başkasında da “bir düşüneyim” filan diye mırıldanıyordu. Sonra vekâleti alınca yeterince düşünme fırsatı bulmuş olacak ki, odasına kapanıp tek imzayla Can Candan’ı attı. Yani “yok” demiş oldu, “utanmam yok.”

Eh işte, ABD’de yabancı medyanın düzenli hesap verme zorunluluğunu, alır zaten saydam biçimde aldığı fonu yine kendi açıklayan yerli alternatif medyaya uyarlar, devletten hortum bağladığın, üzerine çöktüğün medyayı, pelikanıydı, GONGO SETA’sıydı, şuydu buydu yok sayar, çıkarsın ortaya. Dönem “ne atarsan gider” dönemi nasıl olsa. “Oralarda da aynı var.” He öyle, var. Gider BM parametreleri, gelir Ankara havası. Başka bir arzunuz?

Özetle, ciddiyetimi kaybettim, hükümsüzdür. Oysa ne güzel notlarım vardı, alınmış. Geçen yazılarda bıraktığım, bir tür benim veya diplomasinin ortayaş bunalımı olarak da okumlanabilecek “beyhudelik” kavramı üzerine. Afganistan, göç ve narkotik gibi dikenli dosyalarda işe yarar hamle, politika aramanın boşuna, beyhude olacağını ayrıntılandıracaktım sözde: Ne yapsan olmaz, bir şey yapmasan da olmaz.

Klavye başında elinde satırları bir kokoreççi misali takkırı takatak bu beyhudelik durumunun uzun hatta belki orta erimde dünyamızı hepten yaşanmaz bir yer kılacağı kehanetimi de ekleyecektim. Hele üzerine iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinin artan ivmeyle bineceği düşünüldüğünde. Şimdi pandemiyle mücadele tamamlanırken yükseltilmesine ve berkitilmesine başlanan duvarların kalıcı olacağını sandığımı da vurgulayacaktım.

Bizim o duvarların hemen dışında, dibinde kalmamızın yazgımız olduğunu da öne sürecektim. “Sınırları anlamsız kılmak” gibi cafcaflı söylemle çıktığımız son yirmi yıllık yolun, o sınır çizgilerinin üzerine modern hisarlar inşa etmeye vardığını belirtecektim. ABD’nin şimdi terk ettiği “terörle mücadele” (“forever war”) kavramı gibi, bizim alaturka terörle mücadelenin ucu açık sınırötesi askeri varlık bulundurma sakıncası barındırdığına dikkat çekecektim. CHP-İYİP muhalefetinin bu konuda da kulağının üzerine yatmayı yeğlediğinden de doğal olarak yakınacaktım. 

Murat Belge’nin son yazılarında başlattığı cumhuriyetin “sol” tarihi kazılarının karşısına kendimce mütevazı bir el aynası koyup, yansıyan surette AKP’den onu geçelim siyasal islâmdan neden Hristiyan Demokrat partinin bir ruh ikizi çıkamayacağını tartışacaktım. Şili’deki Hristiyan Demokratların nasıl darbeci Pinochet diktatörlüğünden kurtulmaya katkı sunduğunu ve (simge isimlerinden Frei’nin ifadesiyle) esasen nasıl çalışan sınıfların, yoksunların partisi olduğunu anımsatacaktım. 

Sonra Alman CDU/CSU deneyimine değinecektim. Almanya’da Hristiyan demokratlığın, ulusalcılığa karşı bir sigorta işlevi bulunduğunun altını, tükürük hokkası yaptığım dilime ucu çiğnenmiş parmak boyundaki küt uçlu kurşun kalemimi bandırıp kalınca çizecektim. Toplumsal ve toplumcu politikalar benimsemenin sağ siyasetle çelişmediği, çalışan sınıfların sağa oy vermesinin de bir çelişki, bir “göbeğini kaşıyan ayılık” teşkil etmediği banalitesini paylaşacaktım.      

Ardından Aşiyan’da bir Fikret misali, sağ yumruğum şakağıma dayalı düşünceden ıslanmış kirpiklerimle enginlere dalarak ulus kurmak, ulus olmak, toplamı topluma, toplumu yeniden güruhlara döndürmek üzerine mandıra felsefesi yapacak, ahkâm ve ahkâmlar kesecektim. İşaret parmağımı havaya söz isteyecekmiş gibi kaldırıp, sonra birden fikir değiştirmiş gibi dudaklarıma götürerek, başımı öne eğecektim.      

Zira Kürt sorununun çözümündeki bitmeyen çuvallama ve (siyasal) İslâm’ın laiklikle yine bitmeyen imtihanı hatırıma gelecekti. Oradan çoğulculuk tarikiyle yeniden göç meydanına varacaktık. “Çoğulculuk neden bu denli uzak bir ülkedir cumhuriyetimize” diye kendimi sorgulayarak, doyasıya hayıflanacaktım. Oysa “bağımsızlık benim karakterimdir” demiş kurucumuz. “Madem öyle neden hepimiz hepimizin düşünce, yaşantı, dil, inanç, cinsellik zabıtası kesilmişiz?” diye soracaktım -ama retorik olarak tabii.   

Yanıt Ramazan’da patlayan iftar topu gibi gürleyerek gaiplerden gelecekti davudi sesiynen: “Ne retoriği ulan, beka sorunu bu işte!” Bunun için devlet beynine beynine biniyor yurttaşının, binecek de. Devlet böyle olunur efendi, bayrağa sarılı tabutları omuzlamaknan, külliyesiynen, sarayıynan, Suruç anmasında lise öğrencisi gençkızının kolunu kıran polisiynen…

Heyhat, Fahri, RTÜK ve liyakatın harman olduğu hariciyenin açıklamaları tüm bu muhayyel rafineliklere izin vermedi. Dün burada Ali Fikri Işık şöyle yazmıştı: “Ne kadar liberal kafalı olursak olalım, total futbolun ‘yapısalcılığını’, kaotik futbolun ‘fenomenolojisiyle’ birleştirmeye çalışmak parlak bir futbol kariyerinden ziyade akut sinir krizlerine yol açacaktır.” Suat Başar Çağlan ise -herhalde Metin Erksan’a saygı duruşuyla- böyle: “Türk futbolunda susuz yaz devam ediyor.”

Demokrasi ve diplomasi bahislerinde de bence tanı, alıntıladığım iki doktorun konsültasyonda hemfikir oldukları çerçevede, futbolumuzdakine benzerdir: Susuz yaz ve akut sinir krizleri -alnımıza yazılmış bir kere.