• 9.09.2021 06:40
  • (190)

Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) Başkanı Neçirvan Barzani araya giriyor, Türkiye ile BAE arasında buzlar eriyor. Irak istihbaratı devreye giriyor, Türkiye ve Suriye istihbarat teşkilâtı başkanlarının Bağdat’ta bir araya gelecekleri söyleniyor. Bir zamanların avarakasnak Irak’a komşu ülkeler girişimini başlatan Ankara, Bağdat’ta toplanan bölgesel işbirliği konferansına yedek kulübesinden katılıyor. Sözkonusu konferansın eş-düzenleyicisi konumundaki Fransa’nın cumhurbaşkanı Macron’un Musul ve Erbil temaslarına bakakalıyor. Bilvesile Total’in Bağdat’ta imzaladığı 27 milyar dolarlık anlaşmaya da herhalde “Rabbim bereketini artırsın” diye iç geçiriyor. 

Suriye ve Irak deyince kırmızı görmüş boğa gibi yalnızca PKK görüyor. “Mavi Vatan” dersini alıp da, etmemiş olacak ki ezber, tam Yunanistan ile arayı düzelttik derken, MSB Akar Edirne’den gürleyip, durduk yerde adaların silahlandırılmasını olabilecek en hasmane söylemle gündeme getiriyor. Buna karşılık Erdoğan son kabine toplantısı çıkışında, “Gümrük Birliği (AB) başta olmak üzere mevcut tercihli ticaret ve serbest ticaret anlaşmalarının güncellenmesini sağlanacağını” duyuruyor. Bu ay sonundaki Almanya seçimlerinde, Hristiyan Demokratların hükümeti kuracak koalisyonun dışında kalacakları da aşağı yukarı belliyken ve bu durumun Ankara-AB ilişkileri açısından yansımalarının ne olacağını hesaba katmadan. 

Mısır’a salma yapıp, Dışişleri bürokratlarını istişarelere gönderiyor. Dört parmak havada “Rabia’mız” rafa kalkıyor, Müslüman Kardeşler’in sesi kısılıp, yurt dışına çıkarılıyor, Sisi’nin darbeciliği unutuluyor. Karabağ Savaşı’nı “kazanmanın” sefasını süremeden, Rusya tarafından resmin dışına itilmenin cefasını çekiyor, Aliyev’in lütfettiği inşaat ihaleleriyle yetiniyor. Aynı Rusya, “Türk Dünyası” adına tek tabanca Kırım Konferansı’na katılan Türkiye’ye Kırım Tatar Milli Meclisi’nin önde gelen üyelerini paketleme cezası kesiyor. Bu defa Rusya’ya Güney Kafkasya golü atma arayışıyla, Ermenistan’a –yine ticaret odaklı- açılım yapıyor. Nerede? Cumhuriyetimizin kurucu temel taşlarından Sakarya Savaşı’nın* 100.yılını kutlamayı zinhar ıskalayıp, ta 1071’deki Malazgirt Zaferi’ni anarken. (Çağrışımlar: “Çökmek” ile kurmak, hafriyat ile inşaat arasındaki farklar.)

İsrail’le, icra yetkisi olmayan cumhurbaşkanı Herzog başat muhatap kabul edilerek, utangaç yumuşama belirtileri ortaya çıkıyor. Erdoğan BM Genel Kurulu marjında adıgeçenle yüz yüze görüşme olasılığını dile getiriyor. Emekli kurmay kayığına binilerek imzalanan Libya Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nın (çünkü bu belge bir anlaşma değil) kağıt üzerinde kalacağı ve yarardan çok zararı olduğu artık ayan beyan anlaşılıyor. S-400 bildiğiniz gibi. Bize F-35 programından atılmaya ve bekletilen ABD yaptırımlarına mal oldu. Henüz ağız tadıyla Pazar’dan Pazar’a bile garajdan çıkarmak nasip olmadı ama “o iş bitti, canımız isterse ikinci partiyi de alabiliriz.” 

Yirmi yıldır NATO çatısı altında muharip olmayan askeri varlık bulundurulan Afganistan’da, önce NATO’dan özerk davranıldığı izlenimi pazarlanırken, sonunda zoru görünce toparlanıp çekiliniyor. Tandem oynanacağı iddia edilen Katar oyuna tek başına devam edip, boyundan büyük etkinlik gösterirken, dönüp NATO’nun savunma ittifakı önemi vurgulanıyor. Başta lityum, heveslenilen değerli Afganistan madenlerinin de Çin’e kısmet olacağı görülüyor. Dahası önce Taliban’la inanç birliğimiz vurgulanıyor, “tüm taraflarla” (?) görüşebileceğimiz belirtiliyor, havaalanını işletmek için “Libya benzeri” (?) çözüm bulabileceğimiz söyleniyor, Taliban’ı kendi yaratan Pakistan’ı yanımıza almaya kalkışılıyor, alanı savunmaktan vazgeçilip yalnızca işletmede ısrarcı olunuyor, SADAT benzeri özel güvenlik hizmeti sunmayı öneriliyor, sonunda Taliban’ı “gelişmelere göre” tanıma seçeneğine geliniyor. Sahi, neden sürekli bu kadar çok konuşuluyor, her konuda açıklama yapılıyor?  

“Stratejik derinlik, “paralel diplomasi” yani Müslüman Kardeşler’le al takke-ver külah, “ortak hafıza”, “kadim irtibatlar”, “Mavi Vatan” safsataları sağa sola savrula savrula toz olup, gidiyor. Geriye kalıyor “eski” Türkiye’nin beylik dosyaları: Kıbrıs, içiyle dışıyla Kürt sorunu, Ermeni Soykırımı ve Ermenistan’la ilişkiler. Eller alet çantasına uzananda, sürekli ya kesere ya çekiçe denk geliyor ne hikmetse. Sivil-asker, AKP-MHP, islâmcı-milliyetçi çekişmeleri arasında kim dümende, kim kürekte bir karmaşadır gidiyor. Seçim yaklaşırken iç politika-dış politika muğlaklığı devam ediyor. Bir dönem “anlamsız” kılınacağı vaz edilen sınır boylarına duvar örülüyor, ormanlar kesilip, yakılıyor, güvenlik amaçlı barajlarla su engelleri oluşturuluyor, Irak’a sınırötesi harekât kalıcı askeri “tampon bölge” amacıyla derinleşip, genişliyor, adı konmadan sınırlar “düzeltiliyor”.

Ne yapılıyor, ne oluyor; ardından dönüp içeriye o “seçim sath-ı mailinde” ne anlatılıyor, aslında tüm bu laf kalabalığını bırakıp, belki ona bakmak gerekiyor. Alttan alta Doğu Akdeniz’de, Karadeniz’de, Afganistan’da vesaire, nereye baksak, nereden baktığınıza göre, ya bir “jackpot”, ya bir “muhteşem final” arayışında olduğumuz izlenimi de herhalde oluşuyor. Oysa o kadar uzaklara gitmeye, uzun boylu düşünmeye pek gerek de yok. IKB ve Kerkük oracıkta, taş atımı uzaklıkta. Azerbaycan da öyle. TEC ile TPIC kağıttan kaplanlar olarak dolapta bekletiliyor. Beyhude yönelim ve kimlik aranırken, Batı, NATO, AB, AK, AGİT, AİHM, Paris İklim Anlaşması unutuluyor.

Hariciye denince ondan “monşerlik” ve teşrifatçılık anlaşılıyor. Ne ki gösterisinin ekmeği yenecek bir alan değil dış politika. Bu yönüyle nankör de bir meslek hani hariciyecilik. Ya yaptığı işin sonunu göremez, ya sonunu görse başarısını sahipleneni bol olur, dosyayı yürütenin kim olduğu dahi anılmaz. Belki devlete hizmet bizatihi böyle bir şeydir. Bir anlamda hekimliğin tatmininin, maddi kazancın çok ötesinde, bambaşka bir yerlerde oluşu gibi. Ancak şu fıkranın sonunda ırgat sorar ya: “Ağam biz bu pohu niye yedik” diye, işte insan sormadan edemiyor. Göründüğü kadar, hariciyeden ekmeğinin peşinde bir “girişimci gurbetçilik” de anlaşıldığı denli, itile kakıla alınan geniş virajla Batı’ya ve Körfez sermayesine turfanda bir dönüş yaşanıyor. “Madem öyle, pekiyi demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğü ne oldu” mu dediniz? Ha ha ha… İlahi, hiç güleceğim yoktu.

Son olarak ekleyelim, dilerim CHP’nin IKB ve Kerkük seferi farklı, güncel olana gerçekten muhalif, farklı bir dış politika düşünüşünün başlangıç hamlesi olsun.

*Değerli dostum Erhan Keleşoğlu’nun genel yayın yönetmeni olduğu Toplumsal Tarih dergisinin son Sakarya Savaşı sayısı olağanüstü ufuk açıcılıkta ve dopdolu. Emeği geçen herkesin ellerine, zihinlerine sağlık. Özellikle, Mesut Uyar ve Konstantinos Travlos’un makaleleri öğretici olmaları denli, sanki sürükleyici birer macera romanı gibi heyecan ve ilgiyle okunuyor. Okumanızı ve okutmanızı dilerim.

**İBB’nin deniz taksisi şurada. Bir Fransız firmasının geliştirdiği hidrojenden elektrik üreterek çalışan “Sea Bubble” adlı hidrofoil deniz taksisi ise şurada. “SeaBubble” bir “concept” deniz aracı, bir “prototip” değil. Tasarım, teknoloji ve İstanbul sözcükleri yan yana gelince daha vizyoner olunabilir hatta olunmalıdır. Sinerji yaratacak işbirlikleri de düşünülebilmelidir. Yoksa Topbaş’ın “deniz ütüsü” modeli vapurlarını görüyoruz ve bakmak dahi istemiyoruz. Ayrıca anımsayacaksınız en baştan kart kullanmak varken “Akbil” diye muhteşem (!) bir teknoloji itelenmişti bir dönem. Umarım kimseyi kırmadan, gücendirmeden meramımı anlatabilmişimdir. Bu bağlamda dileyen okurlar 30 Aralık 2020 tarihli şu yazıma da göz atabilirler.