• 14.09.2021 00:13

Dünyada büyük devletlerin küresel, daha küçüklerin bölgesel etkinlik gösteren ve farklı yeteneklere sahip (insana dayalı veya teknik vb.) istihbarat teşkilatları var. Silahlı kuvvetlerin kurguları ve kapasiteleri de aynı biçimde. Dışişleri bakanlıkları (kançılaryalar), STKlar, akademi ve medya da böyle. Buna karşılık kökten dönüşüm yaratan olayların (11 Eylül 2001 gibi) önceden kestirilebildiklerine yahut beklenen gelişmelerin zamanlamalarının doğru tahmin edildiklerine (SSCB’nin dağılması yahut güncel olarak Taliban’ın yönetimi devralması gibi) pek tanıklık etmedik.

Bugün “Arap Baharı” denilen gelişmeler bütününün; Suriye ve Irak iç savaşlarının ortasında/devamında adeta “bölüm sonu canavarı” gibi parlayıp sönen IŞİD’in “vahşet idaresinin”; İstanbul’un (2003 dörtlü intihar saldırısı, Atatürk Havalimanı ve Reina baskınları vb.) ve Ankara’nın da (gar patlaması) Avrupa’nın pek çok büyük kenti gibi hedef alındığı cihatçı terör kampanyasının ardına nihayet geçilmiş gibi. Ancak gelinen yerde de enkaz devletler, yönetilemeyen alanlar ve yamalı bohça gibi “ülke” görünümünde bir arada duran etnik/mezhepsel bölünmelere dayalı yönetsel yapılar var. Afganistan, Suriye, Lübnan, Irak, Etiyopya, Çad, Nijer, Kongo vb. devletlere baktığımızda gördüğümüz bir harita ve sınırlar. Oysa gerçekte olan sözkonusu grupların, silâhlı oluşumların aralarında kurulu kırılgan denge. Ulus inşası, inşaatla değil zihinlerde gerçekleşiyor.  

Bu bağlamda, yeni dünya düzensizliğine bir örnek vaka olarak Gine’deki darbeye (5 Eylül)  kısaca bakalım. Gine-Conakry Fransa, komşusu Gine-Bissau Portekiz ve daha güneydeki Ekvator Ginesi İspanya’nın eski sömürgeleri. Nüfusunun 85%’ü Müslüman. Alüminyum (darbeden sonra bir yıldır durağan seyreden fiyatı 35% arttı) yapımında kullanılan küresel boksit madenlerinin yarısına sahip. Altın ve elmas zenginliği de var. İki dünya devi Vale (Brezilya) ve Rio Tinto’nun (Anglo-Avustralya) “çökmek” için kıyasıya bir mücadeleye giriştikleri dünyanın son büyük demir madeni hatta “demirden dağ” Simandou* da orada. Halkının ezici çoğunluğu da, o yeraltı zenginliğinin üzerinde, evrensel fakirlik sınırının altında yaşıyor.

Gine’nin 1958’teki bağımsızlığının önderi ve ilk cumhurbaşkanı Sekou Touré. Onun ölümünde ilk darbe Lansan Conté. O ölünce yine darbe Moussa Dadis Camara. O vurulup, ülkeden ayrıldıktan sonra ilk seçimi kazanan ve şimdi devrilen Alpha Condé. Condé Fransa’da yetişmiş, Pierre Mendes-France’ın manevi oğlu ve Bernard Kouchner**’in kardeşi gibi. Demokratik ve sosyalist eğilimlerine, eğitim ve birikimine çok umut bağlanmış. Hapis de yatmış, çile de çekmiş. Buna karşılık, gerek muhalefete nefes aldırmayan baskıcı rejimi, gerek anayasayı değiştirip üçüncü kez aday oluşu (ve kazanması) hayal kırıklığı yaratmış. Condé’nin kendi bölgesi Kankan’dan olup, Fransa’ya askeri eğitime ve lejyona gönderildikten sonra, Gine’ye geri çağrılıp, Özel Kuvvetler’in başına geçirilen Albay Mamady Doumbayo da son darbeyi yapan.   

Conakry limanını Yeni Şafak gibi yayın organlarını bünyesinde bulunduran Albayrak grubu işletiyor. Dünyanın çeşitli köşelerinde başarılı işler yapan Kar Grubu’nun yüzer santral gemilerinden biri de aynı limana bağlı. Onlarca balıkçı teknemiz de öyle***. Darbeci Alb. Doumbayo’nun ilk kabul ettiği kısıtlı sayıdaki diplomat arasında Türkiye Büyükelçisi de var. Kuzey Afrika’da önce Mısır’da Abdülfettah Sisi, şimdi Tunus’ta Kayıs Sait “darbe” yaptı. Sahel Bölgesi’nde Gine’nin komşusu Mali’de Albay Assimi Goita, Çad’da babası İdris’in çatışmada öldürülmesinin ardından yine Albay Mahamad “Kaka” Deby de diğer darbeciler.

Eski sömürgelerinden oluşan Sahel Bölgesi’ndeki beş ülkede Fransa kendi topraklarını terörizmden korumak adına denizaşırı Barkhane Harekatı’nı yürütüyordu. Fransa son olarak, ABD’nin de yaşamsal lojistik destek sunduğu bu kalıcı harekâtın adını Takuba olarak değiştirdi ve görevini muhariplikten çıkarıp, kapasite artırmaya dönüştürdü. Fransa’nın aynı bölgede Mali’de “yediği darbe golü” eleştiri hatta alay konusu oldu. O arada Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun da hevesle Mali’ye gittiğini anımsayacaksınız. Türkiye’nin Afrika açılımı ve başta Doğu Akdeniz, Fransa’yla itişmesi sözkonusu eski sömürgelerini kendi ayrıcalıklı alanı (“précarré”) sayan bu ülkeyle yeni bir gerilim ve rekabet konusu.     

Condé’nin alaşağı edilmesine en sert tepki ilginç biçimde “canı yanan” Çin’den geldi. Ağır sıklet Çin de, Fransa’nın hatta Batı’nın alanına orta sıklet Türkiye gibi yakın dönemde girenlerden. “Sosyalist dayanışma” adına BMGS Gutierres Condé’ye sahip çıktı. Oysa Nikaragua’da sosyalist devrim iddiasıyla yola çıkıp diktatörleşen Ortega gibi Condé’nin de kamuoyu desteği zayıflamıştı. Gine halkı çoğunlukla kutlama yaptı ve muhalif liderler Condé döneminde yapılan üç seçimin yalnızca “maskaralık” olduğunu belirtti, “geçiş” sürecine destek sundu. “E bu adam nasıl girdiği her seçimi kazandı?” sorusuyla, “anayasayı değiştirip, üçüncü döneme uzananların sonu belli” diyenler kafa kafaya kaldı. ECOWAS ve Afrika Birliği “dostlar alışverişte görsün” babında Gine’nin üyeliğini askıya almakla yetindiler.  

Böylece Afrika’da yeniden darbeler ve darbeci tek adamların sunduğu yapay “istikrar” dönemine dönülüyor sanki. Öylesi daha öngörülebilir, daha düşük maliyetli. Afrika ve özellikle Sahel kuşağı aynı zamanda İslâm ve Hristiyan toplumların yan yana geldikleri yer. Uluslararası şirketlerin yozlaşmış yöneticilerle elbirliğiyle yağmaladıkları yeraltı zenginlikleri ve fakirliğin dibindeki geniş halk kitleleri birlikte. Küresel terörizm iddialı El Kaide türevi çetelerin kaşıyacağı gerilimler, yuvalanacakları denetimsiz barınma alanları, gelir elde edecekleri hedefler sayısız. Ayrıca Güney Sudan ve Eritre gibi yeni çıkan ülkeler, sınırların yine değişebileceğini gösterdi. Somali ve Nijerya açıklarında uluslararası ticaret yollarını vuran korsanlık var. Somaliland, Tigray, Katanga gibi gri bölgeler çoğalıyor. Mozambik’in Palma kenti gibi bazı yerleşim birimleri cihatçıların eline dönemsel olarak düşebiliyor. Afrika, Çin ile Batı çekişmesinin de görünmez başat sahnelerinden.

Çocukken sömürgeler döneminden kalma eski atlaslardaki Afrika haritalarına şaşırarak bakardım. Farklı sınırlar, farklı ülkeler. İlkokulda babamın götürdüğü “Yaban Kazları” (1978) filmini artık olmayan Melodi Sineması’nda izleyip çok etkilenmiştim. Bugün de Erik Prince’ler, Wagner’ler, ve Steinmetz’ler (bkz. dipnot) ortaya çıktı. Fransa belki eski sömürgelerine perde gerisinden burnunu sokma alışkanlığını terk etti ve o gibi ülkelerdeki günümüzün saydam, hesapverebilir, güçlü denetim düzeni “rutin dışına çıkmaya” pek olanak tanımıyor artık. Ancak siyasal ve gerçek maliyetler karşılaştırıldığında, Doumbayo gibilerin Condé gibilere yeğlendiği bir döneme girmiş olabiliriz. ABD’de de demokrat veya cumhuriyetçi başkanların yurtdışı müdahalelere iştahının kalmadığı ve görülebilir gelecekte de olmayacağı savlanabilir. Yükselen küresel güç Çin ve “zarar verme kapasitesiyle” oyunda kalmaya (“relevant”) çalışan Rusya da, “kurallara dayalı” uluslararası ilişkiler yönelimini sınıyor.

Zaten içten karışık, kendi derdi kendine yeter ülkemiz ise yasadışı narkotik ticareti, düzensiz göç, deprem fay ve Akdeniz havzası yangın hatları üzerinde olduğu gibi kuzey-güney, doğu-batı, müslüman-hristiyan âlemlerinin de cephe çizgisinde. Eski MOSSAD direktörlerinden Efraim Halevy’nin anılarında (2008), özellikle hariciye ve istihbarat bürokratının başlıca görevinin yeri geldiğinde öneride ve öngörüde bulunurken önceliğinin “temkinden yana yanılmak” olması gerektiğini okumuştum. Muhalefetin önceliği doğal olarak seçimi kazanmak, ama iddiası da yönetmek. Yönetimde “siyasi talimat” (ne yapmak, nereye varmak istemek), “liyakattan” önce gelir. 

Yukarıda betimlemeye çabaladığım fırtınalı denizin bir sabiti de islamcılığın uzun ve utangaç ölümü. Erdoğan içeride erken seçim ve olası yenilgi, dışarıda sözünü ettiğim baskılara karşı arayışını sürdürüyor. Hata yapma olasılığı da dolayısıyla artıyor. Arap Ligi Dışişleri Bakanları Konseyi’nin 9 Eylül tarihli kararlarına gösterilen yılgın tepki bu yönde güncel bir güncel gösterge. Doğrusu AL’ni uluslararası örgüt olarak ciddiye aldığımdan değil. İKÖ ve AL’ye, Erdoğan ve onun akıl hocaları bel bağladıklarından, kendilerince alternatif sandıklarından. CHP’nin IKB seferi bu yönüyle yerinde ve zamanlı. Arkasını hem sınırötesi ve denizaşırı harekâtların akıbeti, hem içiyle dışıyla Kürt Sorunu’nun siyasal çözümü dosyalarında getirmeli. AB’ye üyelik sürecini de yeni, doğru ve sağlam bir zemine oturtmalı.   

Yılbaşında yaptığımız programda değerli hocamız Serhat Güvenç, soruma cevaben, beni şaşırtan biçimde 2021’de olası çatışma noktası olarak Tayvan’ın yakından izlenmesi gerektiğini belirtmişti. Dokuz aya varmadan gelişmeler onu 100% haklı çıkardı. Ben de yarım aklımla maşrek, mağrep, Sahel’i ve ortasıyla Afrika’ya dikkat çekmek isterim. Dış politikada ve ulusal güvenlik politikalarında varsayımlar tüm büyük çuvallamaların kökeni. Kehanette bulunmaksa, düpedüz kaçınılması gereken bir günah. Ancak dış politikada öngörü, sağduyu, uzgörü, denge, önce aynaya bakmak olmazsa olmaz zorunlu nitelikler. Başarılı tedavinin çıkış noktası da doğru tanı. Muhalefet cüretin şehvetine**** kapılmamaya özen göstermeli, iki düşünüp bir konuşmalı. Zor zamanlardan geçiyoruz, alabora tehlikesi var. 

*Uzatmamak için eklemedim ama İsrailli işadamı Beny Steinmetz ve onun B.S.G.R. şirketinin Simandou yarışına dahlini ve adıgeçenin İsviçre’de yargılanmaya varan heyecanlı öyküsünü uluslararası kaynaklardan araştırabilirsiniz.

**Sınır Tanımayan Doktorlar kurucusu ve eski Fransa Dışişleri Bakanı

***Bu bilgileri jeoanalist Yörük Işık’ın paylaşımlarından edindim.

****Sakarya Savaşı’nın yıldönümü bağlamında o dönemde gerek Anadolu’daki ordunun komuta katı, gerek Atina’daki yöneticiler aslında Türkiye’yle savaşın sonu olmayacağının bilincindeler. Ancak kısa vadeli siyasal zaferler ve kamuoyunun suyuna gitmek zaafları onlar açısından felâketi hazırlıyor.