• 29.11.2012 00:00

 

(Halil Berktay’a Cevap: 2)


Tartıştığımız temel mesele şudur: Bir hatıratta anlatılan şeylerin doğruluğunu nasıl sınarız? Cevap basit: O anlatının dışına çıkarak o dönem ile ilgili yazılmış başka anılara, arşiv belgelerine ve eğer varsa akademik çalışmalara bakarak anıların gerçekliğini sınarız. Yüzbaşı Torosyan’dan devam edelim:

1. Torosyan, 1914 yılında Topçu Mektebi’ni bitirmiş olduğunu yazıyor. Bunun doğruluğunu tahkik için, Genelkurmay Arşivleri’nde bulunan Topçu Mektebi mezuniyet defterlerine bakmak gerekir. Maalesef, sıradan fânilere kapalı!

2. Torosyan, 19 Şubat 1915 günü Ertuğrul Tabyası’nda komutan olduğunu söylüyor. O gün itibarıyla, Ertuğrul Tabyası’nın zabitan listesini inceleyebilmemiz lazım. Kapalı!

3. Torosyan, 19 Şubat günü gemi batırdığını iddia ediyor. Genelkurmay Arşivi’nde Çanakkale Müstahkem Mevkii Kumandanlığı’nın bütün evrakı okuyucuya kapalı. Her birlik komutanının günün sonunda yazdığı savaş günlüklerinde neler yazıldığını bilmiyoruz. O günle ilişkili olarak şekillenen algı bizce meçhul.

4. Torosyan, beş değişik cephede savaştığını söylüyor. Kendisinin askerî arşivlerde bulunan özlük dosyasına ulaşabilmemiz lazım. Orada hangi tarihte, hangi birlikte görev yaptığı yazılıdır. Ama kapalı!

İlginçtir, Halil Berktay, Torosyan hakkında 13 yazı yazıyor ve bir tanesinde bile ‘tarih yazımındaki askerî vesayet kalksın, askeri arşivler açılsın’ diyemiyor. Açıkçası, bu tavrını utanç verici buluyorum!

Onun yerine, Çanakkale’de 18 Mart’ta Dardanos Tabyası‘nda görev yapmış dedesi Halil Namık Bey’in kendisine aktardıklarını bize özetliyor. Tabyadaki subayların şehit olması üzerine, merhumun “komutayı üstlenip ... Irresistible’ın batırılmasında da bir payı olmuş” olduğunu anlatıyor. Halil’in dedesi, Torosyan gibi “kendi rolünü hiç büyütmeye kalkmaz, öyle benim attığım bir mermiyle koca zırhlı battı, savaşın kaderi değişti hikâyelerini aklından bile geçirmez” bir zat imiş (25 Ekim). Bu noktada Halil’in yazıları birden, ‘Halil Namık Bey, palavracı Torosyan’a karşı’ dizisine dönüşüyor. Herhalde, Halil Dede, Torosyan’ın anıları yayımlandıktan sonra torununun rüyasına girip “Evladım Halil, Çanakkale savaşlarının resmî anlatısı tehlikede. Bir de Ermeniler zuhur etti. Kalk, duruma vaziyet et” demiş olmalı!

Halil Dede muhabbeti sayesinde orta sınıf kentli beyaz Türk aydınının zihinsel haritasında Çanakkale’nin ne kadar kilit konumda olduğunu anlıyoruz. Bu yazıları yazdıktan sonra, Halil tekrar Çanakkale savaş alanlarını gezmeğe gittiği zaman (Kemalist Umre?) artık rahatlıkla Çanakkale Orduevi’nde kalabilir. Eminim, yüce devletimiz onun hizmetlerini unutmayacaktır!

Anılar neyi anlatır?

Anılar nalıncı keseri gibidir; hep kendine yontar. Her anı gibi, Torosyan’ın anıları da sübjektiftir. Savaşın sonunda saf değiştirdiği için kahramanlıklarını abartması bence anlaşılabilir bir şeydir. Anı türü, özünde edebiyat olarak da değerlendirilebilir. Nitekim Churchill, II. Dünya Savaşı anılarını yayımladıktan sonra 1953 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştı. Torosyan’ın anlatısını ‘askerî tarih metni’ gibi okuyamayız. Bu itibarla, sorgu yargıcı gibi tek kaşını havaya kaldırıp, “ama birinci bölümde şunu dedi, sonra da bunu dedi, şu tarih yanlış” gibi analizlerle anıları iç tutarlılık testine tabi tutmanın bir anlamı yoktur. Halil gibilerin Torosyan’ın anılarına bakıp bulduğu “sübjektif değerlendirmeler” veya “hatalar” bu metnin sahiciliğine bir karine teşkil eder. Eğer bu anılar Halil’in iddia ettiği gibi külliyen “kurmaca ve uydurma” olsaydı, zaten yazanlar “hatasız bir metin” ortaya koyarlardı. O zaman belki Halil tatmin olurdu, ama bendeniz şüphelenmeye başlardım.

Örneğin, Torosyan 18 Mart’tan sonra İtilaf kuvvetlerinin bilerek ve isteyerek boğazı geçmediklerini, çünkü eğer İstanbul’u alsalardı şehri Ruslara vermek zorunda kalacaklarını, bu nedenle geçmemeyi tercih ettiklerini anlatır. Bu analiz düpedüz yanlıştır! Çünkü mayın hatları yerinde duruyordu ve müttefik donanması geçmeye teşebbüs etseydi suya gömülecekti. Peki, bu yanlış analizin sebebi nedir? Cevap, Torosyan’ın bir sonraki cümlelerinde gizlidir: “Eğer İtilaf kuvvetleri 18 Mart tarihinde Çanakkale Boğazı’nı geçmiş olsalardı, İstanbul’u da ele geçireceklerini biliyorlardı. Bu durumda, sanıyorum savaş birkaç yıl önceden biterdi. Böylece hiç adı anılmayan acılardan sakınılmış olunurdu. Türkiye’de yaşayan Ermeni nüfusun iki sene içerisinde kökünün kazınmasına neden olan o felaket hiç yaşanmamış olurdu” (s. 142). Torosyan tehcir edilen ailesini kaybetmiş olmanın travması altında ezilerek bu analizi yapmaktadır.

Burada sözü sevgili Cemal Kafadar’a bırakıyorum: “İnsanların ve toplumların geçmişini anlama derdi taşıyan tarihçinin en önemli melekeleri arasında empati vardır, yani kendini başkalarının yerine koyma, başka hayatları, başka tecrübeleri adeta kendi bedeninde duyma yetisi... [Tarihçi] dil(ler) bilecektir, ama her şeyden önce okumayı bilecektir, okurken başkalarının sesine kulak vermeyi bilecektir. Duygu ve duyarlıklarını da anlamak isteyecektir” (Kim var imiş biz burada yoğ iken. Metis, 2009).

Halil’in sorunu, Yüzbaşı Torosyan’ın anlatısını bir savaş tarihi gibi okuyarak (aslında hiç okumayarak!) yorumlamaya çalışmasıdır. Benim için ise Torosyan’ın anlatısı ailesi katledilen Ermeni kökenli bir Osmanlı subayının “travma metni” olarak anlamlıdır. Torosyan bunları roman olarak yazsaydı, sırf bu “tahayyül” bile benim için anlamlı olurdu. Aramızdaki temel fark budur! Ben sosyal bilimci olarak kendimi “insanlık hâllerini” anlamakla ve anlatmakla yükümlü hissediyorum. Binlerce kilometre uzaktaki Avustralya’dan gelip Gelibolu’da ölen Anthony’nin, Giritli Asteğmen Halil Namık Bey’in veya Kayserili Yüzbaşı Torosyan’ın anlatılarına eşit mesafede hissediyorum kendimi. Birinin insanlık hâlini anlamak için diğerinin dramının göz ardı edilmesine itiraz ediyorum.

Halil ise, elindeki metin ile empati kurmayı beceremediği için, bir sorgu hâkimi gibi meseleye yaklaşıyor. Kötü pozitivist tarihçiliğin girdabına düşerek askerî detaylar arasında boğuluyor ve esas resmi kaybediyor. Kısacası, tek tek ağaçlara baktığı için, ormanı göremiyor. İşte bu nedenle, Osmanlı Ordusu’ndaki gayrımüslim subaylar veya kapalı askerî arşivler konusunda iki laf etmekten âciz. Halil’in seçtiği yöntem kendisini ‘statüko bekçisi’ olmaya mahkûm ediyor. Yazık!


[email protected]

Kaynak:Taraf/Her Taraf