Kadına yönelik şiddet konusu, aslında hayatın tüm alanları gibi son pişmanlığın fayda etmediği bir gerçekliğe dayanmaktadır.

Her gün daha tehlikeli boyutlara ulaşan toplumsal yozlaşmanın bedelini   en çok kadınların ödemek zorunda kalması bütün insanlık için utanç vesikasıdır.

Duyma imkanı bulduğumuz  her yeni haber ile birlikte hissettiğimiz acı ne yazık ki bu gidişi durduracak düzenlemeleri beraberinde getirmeye yetmiyor.

Toplumsal duyarlılığın düzeyi, eğitim sisteminde yada sorunun ekonomik-sosyal arka planında bir iyileştirmeyi doğurmuyor. Kadınlar tecavüze uğramaya, öldürülmeye devam ediyor.

Kadına bakışın, aslında hayata ve dünyaya bakış ile bir bütün oluşturduğunu kabullenip bu anlamda köklü bir yüzleşme ve alternatif geliştirme  yolu açılmadıkça bu gidişi durdurmak kolay olmayacak.

Hala eşitlik konusunu biyolojik bir mevzu olarak algılayan ve bu nedenle eşitliğin mümkün olmadığını iddia eden bir zihnin kendini, dine dayalı inanç dünyasına dayandırması ise başka bir rezalet.

Eğer bir biyolojik üstünlük tartışması yapılacaksa bunun doğurganlık yeteneği dolayısı ile kadına ait olduğunu  İslam ve fıtrat ile ilişkilendiremeyenler, kadının hakları konusunu bin dört yüzyıl  öncesinin sosyal şartları içinde dondurarak ele almaya mahkum olur.Kadına çarpık bakan doğaya, dünyaya, hayata ve siyasete de doğru bir yerden bakamaz. Küçük iktidarcı egemenlik kurma alışkanlığı kadına karşı davranışta hangi sonuçları doğuruyorsa topluma yönelik yaklaşımda da aynı sonuçları doğurur. Muhterislerin kendi kişisel duygularını  tatmin üzerine kurulu bir hayat felsefesinin siyasette ortaya çıkarttığı kişilik bozukluklarının faturasını bazen herkes , hepimiz ödemek zorunda kalırız.

Evrensel kazanımları, insanlığın ilerleyen değer dünyasını sahiplenmekten kaçınan kompleksli yaklaşımlarla dinin güncel yaşanabilir yorumunu yapmak imkansızdır. Bu durumda tartışmayı dondurulmuş fıkıh içinde yürütmekten başka çare kalmaz ve iş bir ahlak felsefesi  zeminine taşınamaz. Kaç kadınla evlenmenin caiz olduğu yada kadına miras, kadının şahitliği gibi konuları başka bir düzlemde ele almanın zorunluluğunu kabullenmek istemeyip, insan aklının ilerleyişini görmezlikten gelenler ne tasavvufun hoşgörü ve hümanizmasından, ne Aleviliğin kadın okumasından nasibini alabilirler.

Çözüm sürecinden dış politikaya, ekonomi politikasından anayasa arayışlarına bütün alanlarda tıpkı kadına yönelik saldırılar gibi son pişmanlığın fayda etmeyeceği bir döneme giriyoruz.

Başbakanın “durumu idare etme” eğilimi ile Cumhurbaşkanı’nın “ben de varım” emrivakileri sadece gündemi germekle kalmayacak temel sorun alanlarında ciddi köklü adımlar atılmasını da zorlaştıracak.

Cumhurbaşkanlığına çıkmanın mecburiyetinden yeni yeni hissedilmeye başlanan pişmanlığına doğru gidiyoruz. Sadece merkez bankası ve başkanlık tartışmaları bile, elbette sonuçları tüm toplumu ilgilendiren ama esas itibarıyla yürütmenin iki başı arasında yaşanan yetki geriliminin tipik yansımalarıdır.

Bir toplum ve sistem kadınlara neyi reva görüyorsa,  onun sonuçlarına da benzer muameleye maruz kalarak  katlanmak zorunda kalır.

  • Abone ol