• 17.03.2021 08:00

Bir öğretmen okulu mezunu olarak 173 yıl önce kurulan bu eğitim kurumlarının benim yanımda çok ayrı bir yeri vardır.

2. Mahmut tarafından kurulan Rüşdiyelere öğretmen yetiştirmek amacıyla kurulan eski adıyla Darül Muallimin-i Rüşdi eğitim kurumları, cumhuriyet dönemlerinde farklı statü ve yönetim tarzlarıyla yakın tarihimize kadar eğitim hayatımızda önemli bir rol oynamıştır.

“Eğitim sisteminin, Öğretmen Okulları deneyiminin yarattığı değerler sayesinde yaşanan sorunlara rağmen bugünlere kadar gelebilmesi bile başlı başına bir başarı olarak görülmelidir. Türkiye’de eğitim sistemi her geçen gün artan bir şekilde dini vakıflar ve cemaatlerin faaliyet alanı haline getirilirken, siyasi iktidarın yoğun siyasal-ideolojik kuşatması sürmektedir.”

Eğitim-Sen’in bugünle ilgili yayınladığı bildiride de belirttiği gibi Öğretmenlik mesleği son 20 yılda olduğu kadar hiçbir dönemde itibar yitirmemiştir.

12 Eylül döneminde bile öğretmenler bu denli aşağılanmamış, mağdur edilmemiş, siyasi baskı altında tutulmamıştır.

Hala binlerce KHK mağdurlarının haklarının iade edilmediği, resmi istatistiklere göre bile öğretmenlerin neredeyse üçte birinin ek iş yapmak zorunda kaldığı bir ülkede yaşıyoruz.

Cumhuriyet tarihi boyunca toplumun en dirençli, en örgütlü kesimi olmaları nedeniyle ve halkın içinde halkla birlikte aydınlanma görevini yaptıkları için her dönem egemen güçlerin hedefinde olmuşlardır.

12 Eylül öncesi koalisyonlar ve M.C hükümetleri döneminde, hızlı eğitim, jet eğitim, mektupla eğitim gibi uygulamalarla amacından saptırılmış olsa da özellikle de Köy enstitüsü çıkışlı öğretmenleri görev yaptığı İlköğretmen Okulları mezunu öğretmenlerin açtığı yolda yürüyenler sayesinde bu ülkede eğitim sistemi ayakta durmaktadır.

Hastane sahibinden Sağlık Bakanı, Oteller zinciri sahibinden Turizm Bakanı olan bir ülkede Özel Okul sahibi birinden Milli Eğitim bakanı varsa, o ülkede ne sağlık sistemi halkın gerçek yararını gözetir, ne turizm ülke ekonomisine katkı sağlayacak şekilde düzenlenir ne de eğitim sistemi gerçek anlamda laik, demokratik, çağdaş bir eğitim yapısına kavuşur.

Eskiden her gelen bakanla değişen eğitim sistemi artık neredeyse her gün değişen uygulamalarla bir yap-boz tahtasına dönüşmüş ne öğrenci, ne öğretmen ne de veli; ne yapıldığını anlayamaz duruma gelmiştir.

Kuşkusuz özellikle de son dönemlerinde, hele de öğretmen liselerine dönüştükten sonra bu eğitim kurumları da bu gerici sistem içerisinde yozlaşmış, işlevsiz hale gelmiştir.

Şu an içinde bulunduğumuz kimi sorunları pandemiyle ilişkilendirebilirsiniz ama biz biliyoruz ki salgın öncesi de eğitim sistemi farklı değildi.

Ne fırsat eşitliği ne eğitimin içeriği, ne de mesleğe gösterilen saygı ve değer, istenilen gibi değildi.

Hala öğretmensiz köy ve okullarımız var ama öte yandan da yüzbinlerce atama bekleyen öğretmen var.

Öğretmen olmayan sınıflarda da köy imamlarının kara çarşafından yüzü bile görülmeyen eşleri ders veriyor.

Geçici normalleşme adıyla okullar açıldı ama öğretmenler hala korumasız, hala Kovid 19 aşıları yapılmış değil.

Öte yandan kamu görevlileri üzerinde yaratılan baskı ve yıldırmalar sonucu eğitim iş kolundaki sendikalar da eskisi gibi etkili değil.

Bu da yetmiyor gibi kadrolu öğretmen, sözleşmeli ya da ücretli öğretmen gibi kategorik yaklaşımlarla öğretmenler daha da bölünerek hem ekonomik, demokratik hakları gasp ediliyor, hem de örgütlenmelerinin önü kesiliyor.

Bizim eğitim gördüğümüz 70 li yıllarda öğretmen okullarında hala Köy Enstitülerinin izleri vardı.

Düşünün 16-17 yaşında bir gence binlerce öğrencinin sorumluluğunu verecek öğrenci örgütleri seçimi yapılabiliyordu.

Yani öğrenciler okul yönetiminde söz sahibi olabiliyordu.

Son dönemde Boğaziçi Üniversitesinde yaşananları gördükçe o haliyle bile Öğretmen Okullarının ne kadar demokratik bir yapıda olduğunu anlayabiliyoruz.

Yazımı Mersin İlköğretmen Okulundan bir anımla bitirmek istiyorum.

Öğretmen Okulları tarihinde gerçek anlamda “Baba” lakabını hakkıyla taşıyan bir müdürümüz vardı.

Rahmetli Osman Bektaşoğlu öğrencinin her sorunuyla yakından ilgilenir, bir anlamda okul yönetime karşı da öğrencilerin güvencesi olurdu.

Sınıflar arası Basketbol şampiyonasında 2/A sınıfı olarak 3.ncü sınıflardan bir takımla final oynayacağız. Ancak maçtan bir gün önce ben de dahil üç arkadaşımızın disiplin cezaları tebliğ edildi. Maçı yönetecek olan Mesut Hoca bize” sizin okuldan uzaklaştırma cezanız var, o nedenle galip de gelseniz rakibiniz kupayı alır, o yüzden oynamanıza gerek yok, dedi.

Bu bir spor karşılaşması, bizim cezamız eğitimle ilgili diyerek bu öneriyi kabul etmedik ve maça çıktık. O hırs ve iddiayla da maçı kazandık ama Mesut Hoca kupayı rakip takıma verdi.

Tabi biz her zaman olduğu gibi soluğu Müdür Babanın yanında aldık. Birazda duygu sömürüsü yaparak durumu anlattık. Her durumda pratik kararlarıyla tanıdığımız Müdür Baba anında Mesut Hoca’yı çağırdı ve hiçbirimizin yıllardır unutamadığımız şu sözleri söyledi.

“Galip, mağlup olur mu? Üzmeyin gençleri””

Şimdi siz olsanız ne anlarsınız bu sözlerden?

Bir yanıyla ve bizim işimize geldiği gibi” madem galip gelmişler, mağlup sayamazsınız”

Diğer yanıyla” galiple mağlupla uğraşmayın, bunlar gençleri üzmesin”

Şimdi bile hepimize ders olacak bu söylem Osman Bektaşoğlu’nun eğitime, öğrencilere verdiği önemi anlatmaya yeter, sanırım.

AYHAN ONGUN(Gazeteci-Yazar) 16 Mart 2021/BODRUM