• 5.02.2019 00:00

 Ceren Damar cinayeti acının yanında hepimizi düşünceye sevk etti. Katilin de maktulün de gencecik insanlar olması, etrafımızda öfkesini yenemeyen bir alay gence sürekli tesadüf etmemiz, sorunların çözümünü şiddette arayan gençlerin çoğalması vahim bir sorun olarak birçok yerde karşımıza çıkıyor.

Üstelik gençlerin birebir ilişkilerinde ‘şiddet meyli’ ciddi bir sorun olarak algılanmıyor. Psikopat görünmek, deli olmak, çılgınlık yapmak, başkalarının hayatını umursamamak gibi özellikler gençlerin arasında kıymetli nitelikler olarak karşılanıp saygı görüyor. “Abi adam psikopat ne yapsın” lafını yüzlerce kez duymuşumdur.

Geçenlerde bir uçak yolculuğunda yanımda oturan bir gencin tuhaf halleriyle başlayan bir sohbetten çok etkilendim. Görevinden ziyade sosyal ilişkilerini kurma biçimi dikkatimi çekti. Bir yakınının düğününden geliyordu ve bu vesileyle nişanlısından filan açılan konuda; nişanlısını dövdüğünü ama kızın hala onu sevdiğini, bırakamadığını rahat rahat anlatması dikkatimi çekti. Bundan olayı bir ıstırap duymuyordu. Dayak hadisesini kendi karakterinin bir parçası olarak görüyordu. Ayrıca bunun kendi öfkesini kontrol edememe hali olmasının ötesinde sevdiğinden kaynaklandığına inanıyor, aile terbiyesini buna örnek gösteriyordu. “Babam da beni çok döverdi, dövmeseydi şimdi kim bilir nerelerde olurdum. Bak adam oldum!” diyerek dayağın bir hak olduğunu savunuyordu.

Yolculuğun ilerleyen zamanlarında devam eden sohbetimizde onu dinlerken, kurbanın çift taraflı olduğunu düşünmeden edemedim. Toplumda şiddeti normalleştiren, erkeğe yakıştıran, hoş gören nüvelerin ilki ailede atılıyor.

Tabii bu tek başına bir etken değil. Sonrasında toplum devreye giriyor. Bu durumu onaylıyor. Diziler, filmler, oyunlar çocukluktan itibaren zihin dünyasını şekillendiriyor. Kahramanlar hep cezalandırıcılar. Bu durumun çocuklara okuduğumuz masallara, birlikte oynadığımız oyunlara kadar inen bir boyutu da var. İyi insan olmanın ahmaklık olduğu bir toplumsal kabul sağlıyorsa karşıdakini suçlamadan önce oturup düşünmeliyiz.

Diğer taraftan kişisel hastalıkları çocuk eğitim almaya başladığında tespit eden, eğitim sürecini ona göre yapılandıran bir rehberlik mekanizmasının olmamasını da ekleyebiliriz. Kim bilir kaç kez bu genç benzer davranışlar göstermiştir. Ancak belli ki öğrenciyi “müşteri” olarak gören üniversite buna ses çıkarmamış, kayıt düşmemiş ve kimseyi uyarmamış. Bu bir sistem sorunudur.

Kabadayılığı, külhanbeyliği seven bir erkek grubu var. Bu hep oldu ve olacak. Ancak bunu kötülüğün ve şeytanın maşası haline gelmekten ayırt etmek gerekiyor. Bunları yapmadan da izlenir diziler filmler yapmak mümkün. Kitle iletişimin imkanlarını kullanarak iyiliğin tohumunu ekmenin yollarına bakabiliriz.

Bu vesileyle Ceren’in ailesine, eşine sabırlar diliyorum. Arkasında derin bir hüzün bıraktı. Elbette bu durumu kabullenip oturmayacağız. Benzer vakaların yaşanmaması için ne gerekiyorsa yapılmalı.

Bugünün bireyi dalgalar üzerinde sallanan şamandıra gibidir.

Elbette bunlar dünden bugüne hemen olmadı.

Ortega, ta 1930’da kitle bireyini şöyle tasvir etmişti. “Kendilerinden hiçbir belirli şey istenmeyen: yaşadıkları anı olduğu gibi yaşayıp mükemmelliğe doğru en ufak bir çaba göstermeyen, kısacası dalgalar üzerinde sallanan şamandıra gibidir…”

Malum, yarın Türk Kahvesi’nde konuğum Prof. Dr. Nabi Avcı. O vesileyle 1990’lı yıllarda okuduğum “Enformatik Cehalet “ isimli kitabını yeniden okudum ve konuların bir yüzyıldır tartışıldığını gördüm. Brenda, Ortega gibi kitle ve kitle iletişim araçlarının toplum ve birey üzerindeki etkisini araştıran düşünürlerin 19. yüzyılın sonundan başlayarak ileri sürdükleri tezler bugüne işaret ediyor. Bu değişim aydınından politikacısına herkesi kuşatıyor. “Erasmus, Kant, Renan gibi eski filozoflar insanlık ve adalet adına kitlelerin bencil tutkularına karşı koyar ve onları yerli yerine oturturlardı, 19. yüzyıla kadar aydınlar sıradan insanların kendi eylemlerini yüceltmelerine, ondan ötürü kendilerini büyük adam saymalarını önleyebilmişlerdi. Ancak 19. yüzyıl sonunda köklü bir değişiklik ortaya çıkmış, aydınlar politik tabuların egemen olduğu oyuna bulaşmışlardır. Diğer taraftan bireyi oluşturan dünyalar da farklılaşmış. Travmatik baba deneyiminin yerini alan aile dışı kaynaklarda türetilen imajlar olmuş. Eskiden toplumda geçerli olan kurallar ve dengeler her birey tarafından kendi kişisel ve dolaysız dünyasında öğrenilirken günümüzde ekonomik, siyasal ve kültürel tekellerin belirleyiciliğine terk edilmektedir. Eskiden aile içinde şekillenen kimlik şimdi aile dışı etmenlerle şekillenmektedir. Bu şartlar altında artık istenilen değerleri yetenek, dayanıklılık, kişilik, düş ve romans… gibi konularda eğitim veren ve yayanlar artık aileler değil kitle iletişim uzmanlarıdır. Artık roller değişmiş; her şeyin en doğrusunu bilen baba değil evlat olmuştur.

Herbert Marcuse bu durumu bireyin manevi dünyasının kalmaması ile açıklıyor. Birey üzerindeki etkisini şöyle özetliyor. ‘Bilinci koordine edilmiş, mahremiyeti ortadan kaldırılmış, duyguları uyuşum içinde kaynaştırılmış olan bireyin kendi suçluluk duygusuna karşı geliştirebileceği kendi vicdanına göre yaşayabileceği bir manevi dünyası kalmamıştır artık...”