• 21.10.2012 00:00

 

İşte geldim gidiyorum...

Almanya’nın soğuk ve dertsiz günlerinden Istanbul’un nerdeyse tropik (ve elbette her daim sansasyonel) gecelerine adapte olmam kolay oldu. Daha ilk gece ayağımın tozuyla, Istanbul 74’ün yeni sergisinin açılışına gittim. Serginin kapısından duvarlarına her yer bu geçici tropik iklimimize uygun tasarlanmıştı. Mekânın kuşlu, palmiyeli enfes duvar kâğıtlarını yapan Mehmet İksel’den sonra en çok ilgi çeken isim olan serginin sanatçısı Hintli tasarımcıWaris Ahluwalia idi ve kendisiyle fotoğraf çektirmek için kadınlar sıra olmuştu; evet, adam yakışıklı olabilir ama neden sadece bu değildi elbette. Çünkü Ahluwalia on parmağında çok marifet insanlardan biri; ünlü de bir film oyuncusu. Adrien Brody’li Darjeeling Limited filminden hatırlamazsanız geçen seneki Tilda Swinton’lı I am Love’dan hatırlarsınız. Eğer saygıdeğer editörümüz Tamer Kayaş geçen yazıdaki gibi benden intikam almak için (yazılarımı geç yolluyorum da) yazıda hiç adı geçmeyen birinin değil de Ahluwalia’nın kendi fotoğrafını koyarsa kimden bahsettiğimi daha kolay anlarsınız.


House of Waris
 adlı sergide birbirinden gözalıcı pırlantalar, zümrütlerle bezeli altın ve gümüş takılar vardı; bu takılara sadece iç geçirmekle kalmayıp yetenekli Bay Waris’in ellerinden çıkan birkaç tasarıma ulaşabilecek gücü olan tüm şehir halkı da (benim halk tanınım bu efendim) sergiye akın etmişlerdi. Erol Aksoy’dan Metin Fadıllıoğlu’na, Kezban Arca Batıbeki’den Emel Kurhan’a Istanbul’un who is who fihristi serginin ardından cümleten galerinin hemen yanındaki Karaköy Lokantası’na geçtiler. Lokantanın tüm alt katı sergiden gelenlere ayrılmasına rağmen kalabalık büyüdü; e üst kata da taşıldı. Bu da yemedi; yemeğin bitmesiyle Nupera’cıların Karaköy’de daha resmî açılışı yapılmayan Unter’ine gece eğlencesine geçildi. Bu kısımda ben yol yorgunluğu sandığım şey nedeniyle asude evime geçtim...


Battaniye-viski

Ama heyhat; meğer bu Unter’e bile gidememe hâli (ki aynı gece Tuba Ünsal’ın Hasköy’deki partisine gitme planım da vardı) Almanya gecelerinden miras grip değil miymiş? Böylece cuma gecesini battaniye altında, elimde viski ve bol Alman ilacı ile televizyon karşısında geçirdim. Beğenmek için kendimi hâlâ zorladığım dizi Kayıp Şehir’de 40 yaşlarındaki eczacı 15-16 yaşındaki çocuklara “burası Hilal-i Ahmer Cemiyeti değil” dedi. Olay 1930’larda mı geçiyordu anlamadım. Ama bu bahsedilen şehirdekilerin hepsinin çok çok fakir ve çok çok iyi kalpli olduklarını anladım. Ya da viski ve Alman ilacı fevkalade iyi bir birleşim ve ben spiritüel ve zamansal yolculuklar yapıyordum.


Hacca gideyim bari...

Ki bu yazıyı yazdığım saatlerde de aynı etki sürüyor olsa gerek. Zira önümdeki gazeteden Aydın Doğan’ın hacca gideceğini okuduğumu sandım. Aydın Doğan giderse eğer gerçekten ben de gidebilirim sanki. Sinan Çetin ve Elif Shafak ile beraber giderim hatta (hâlâ gitmemişlerse). Acaba bu bayramZanzibar yerine Mekke’ye mi gitsem (yoksa Medine mi orası?)? Ama neticede Zanzibar da Freddie Mercury’nin doğum yeri. Eh bazıları (ben) için bu da hac sayılır. Bekleriz Aydın Bey.


[email protected]