• 28.10.2012 00:00

 

Panda, hipopotam ve geri kalan önemsiz ayrıntılar

Zanzibar’da tropik meyveler, beyaz kumsal ve hülyalı gecelerle geçecek tatil rüyam Müslümanların kiliseleri yakmaya başlaması ile sona erince Istanbul’da arkadaşlarım ile Kurban Bayramı’nı kutluyoruz. Zenginiz çok şükür (eh yeni dönem idolümüz de Ali Ağaoğlu): annem hipopotam kesince ben Japonya’dan bir klon panda ısmarladım; Gucci logolu malum zaman el arttıranın zamanı. Olmazsa Ağaoğlu’nun reklamlarda bindiği beyaz atı da kesebilirim.

Beyaz at mı klon panda mı derken, arada her laik- Müslüman- aklı karışık Türk gibi türlü içki mekânlarında yol göstericimiz Zekeriya Beyaz’ın izinde pembe ağırlıklı şampanya tüketimimize devam da ediyoruz (panda eti ile şampanya içebilirsiniz açıklaması yapmıştır nasılsa arada). Ediyoruz ve biliyoruz; bir on hadi bilemediniz yirmi sene sonra filan bu masalarda, bu sayfalarda, bu gazetede yazılan konuşulan, yazan ve konuşanların adı sanı kalmayacak nasılsa ne bizim ne başkalarının hatırında.


Tampopo’nun şeftalileri

Ama heyhat, burası Ortadoğu ve Balkanlar’ın yüksel ki yerin burası değildir ülkesi! Sinan Çetin’in büyük yönetmen, Ertuğrul Özkök’ün açık sözlü ve dürüst, Ömür Gedik’in sinema yazarı olduğuna (rahmetli kedim daha iyi anlardı sinemadan; en azından eş torpilinden kedi değildi diyelim) inanan insanlar elbette Zeki Müren’in evi ya da Müzeyyen Senar’ın bilinmeyen gizleri belgesellerini yapmakla meşgul birinin özgürlük savaşçısı, Nişantaş’taki abajurcu dükkânından Park Şamdan’a gezerek “Başbakan beni kovdurdu” mağdurluğuyla içimizi kanırtan aa bir de meğer yazmadığı gazeteden hey ay milyarcıkları hâlâ cebine indirdiği söylenen bir diğerinin de Halide Edip olduğuna inanırlar.

Eh böyle bir ülkede hakikati kabul etmek de ettirmek de elbette en zor şey. Yaşlandığını kabul etmek, aynaya baktığında çok da güzel olmadığını, saçlarının döküldüğünü, alnında kırışıkların, gözaltlarında torbaların olduğunu, aslında pek de önemli düşüncelerin olmadığını, bir gün ölüp gitsen çok değil bir kaç seneye bugün adını peygamber gibi ananların kendilerine başka kâbeler buluvereceğini kabul etmek daha da zor. Ama neticede laik bir ülkedeyiz; herkesin peygamberi kendine. Benim kutsal kâsem de Tampopo filmi olabilir o zaman mesela; hiç durmadan yumuşak yerlerinizi sıkarak sonsuz kovalamalar içinde geçen bir ömre de razıyım yani. O yumuşak yerlerin işte bendeki adı sanırımhakikat.


Hak eden derviş

İşte o nedenle; nasıl ki Nedim Gürsel’in Almanya’da önemli bir ödüle aday olduğunu yazdım başka gerçekleri de işime (ya da işinize) gelsin gelmesin yazarım. Bu köşede ilk yazıdan başlayarak duruşunu acımasızca eleştirdiğim (ve allah için gıkını çıkarmayan) Elif Şafak yurtdışında iyi bir iş yapıyorsa işte onu da benden duyun istedim.

Bir süredir Londra’da yaşayan Elif Şafak, İngiltere’de çeviri edebiyatın en ciddi ödülü sayılanIndependent Foreign Fiction Prize’ın jüri üyesi oldu bu sene. Milan Kundera’dan Magda Szabo’ya Saramago’don Umberto Eco’ya bu ödülde finalist olmuş yazarları hatırlayınca kendisinin pekâlâ da önemli ve prestijli bir göreve getirildiğini anlayabiliriz.

İngiltere’de bir sene içinde yayımlanmış tüm çeviri romanların arasından en iyisini seçecek olan Şafak’ın önüne gelecek olan çok ilginç kitaplardan biri ise bu ödülün gediklisi olan ve ilk verildiği 1990 yılında bu ödülü kazanarak adını duyuran, daha sonraki yıllarda da başka kitaplarıyla finalistler arasına giren bir büyük Nobel’li yazarın kitabı. Evet, ilk romanlarından Sessiz Ev bu sene İngilizceye çevrilerek yayımlanan Orhan Pamuk’un kitabını Elif Şafak okuyup değerlendirecek bu ödül için. Sonuç ne olursa olsun konuşulmaya aday bir seçim bu...


[email protected]