• 4.11.2012 00:00

 

Bayram gelmiş neyime

Aradan günler geçti; tazyikli sular çekildi, kan kırmızı elbiseler kurudu, marşların sesi duyulmaz oldu. 29 ekimdeCumhuriyet diye diye doldurulan meydanlarda sadece biraz ıslaklık ve biber gazının kesif kokusu kalmadı ama...


Tek dişi kalmış canavar...

Eşit olamamanın, haksızlığa uğramanın, eziyet görmenin haklı öfkesi ile isyan edenlerin sesleri de kaldı. Burası nasıl bir memleketti? Seyahat özgürlükleri bile ellerinden alınıyordu; otobüsleri durduruluyor, kimlik kontrolleri yapılıyor, barikatlar kuruluyordu ulaşmamaları için gitmek istedikleri yere. Üstlerine sıkılan sudan sersemlemiş, atılan biber gazından zehirlenmişlerdi. Hayatlarında ilk kez Türkiye’de polisin copu ve gazı bulunduğu gerçeği ile karşılaştılar!

Oysa doldurdukları ve kovuldukları meydanlarda daha önce öldürülen yakınları için Ermeniler, kovulan akrabaları için Rumlar, bıçaklanan arkadaşları için eşcinseller, sürgüne yollanan babaları için Yahudiler, yollarda sürüklenen kardeşleri için başörtülü kızlar, hapse atılan yalnız ve yorgun meslektaşları için yazarlar, mahkemelerde dövülen aydınlar, Aleviler de yürümüştü. Televizyonda bir ara haber, yüz sayfalık gazetelerde gözlerden kaçacak bir köşeye sıkıştırılmış bir fotoğraf karesi olarak hatırladıkları görüntülerle işte ilk kez bu yıl karşılaşan yığınlar kendileri aşağılanınca, 89 yıl övündükleri Cumhuriyet’in bu ülkede belki de savundukları gibi eşit, adil yurttaşlar yaratamadığı gerçeğine aydılar. Böyle bir yarılmadan sonra, bu eğitimli, düşünebilen insanların “bir dakika” diyerek sorgulamaya başlaması, başkalarına bunca senedir yapılan haksızlıkları gözden geçirmesi, daha adil, eşit bir hayat için çabalaması gerekir; gerekir de empati denen Batılı illet bu naçar topraklarda yeşeremiyor işte bir türlü...


Diyet

Onun yerine burunlarından kıl aldırmamaya devam ettiler; mesela daha dün televizyonda örtülü kadın görünce “öcü görmüş gibi korktuğunu” yumurtlayıverdi Cumhuriyet kızı Serra Yılmaz (gördüğü yer de örtülü kadıncağızın tedaviye ya da hasta bir yakınını ziyarete gittiği hastane).

Bu topraklarda, Allah’a da demokrasiye de hakikatle bağlı, beş vakit namazında ama CHP’den de milletvekili amcamı ve çok içtiği için başına bir iş geleceğini düşünüp habire üzüldüğü haylaz babamı doğurmuş rahmetli, örtülü babaannem mi yoksa Serra Yılmaz mı daha korkutucu konulu bir halkoylaması yapsak kaybedenin ne yazık ki kendisi olacağına dair derin hislerim olan bu hanım hızını alamamış tüm “hakkımızı yiyor bu pis, ikinci sınıf insanlar bizim Cumhuriyet’imizde üstelik” insanlarının hislerine de tercüman olmuş sonra da: “Ben” diyor “eski demokrasimizi istiyorum”. Memnun değil bu hâlimizden; o eski, kendilerinin el üstünde tutulduğu, kolonyel İngilizler gibi üstün insanlar olarak, ancak köleleri olabilecek kara Türkler arasındaki hak ettiği yeri, bu şahane sistem üzerine kurulu Cumhuriyet’ini istiyor geri işte.

Kendisine önerim dönüp Türkiye insanının ruh coğrafyasını çıkarmış Ömer Seyfettin hikâyesini bir kez daha okuması. Hani habire “senin hayatını ben kurtardım, diyetini vermesem kolunu keseceklerdi” diyen zenginin aşağılamasına daha fazla dayanamayan adamın kolunu kesip “ne kol, ne bu senin ruhi işkencen” diyen hikâye. “Bizim Cumhuriyet’imiz olmasa siz hastaneye de pastaneye de gidemezdiniz” zırvanızın geldiği nokta işte bu hikâyenin mesajı; o adama kolunu kestirme hissini siz veriyordunuz, anlaşılan vermeye devam etme hırsınız da varmış hâlâ. Ama kolsuz da yaşanıyor biz bunu daha çocukken öğrendik; yaşarız yani. Beyinsiz ve vicdansız yaşanacağını da günbegün hatırlatanlar var, habire görüyoruz böylece.


[email protected]