• 29.01.2021 00:00

 “Hocam, sizi arıyorlar.” 

Mülkiye, Aralık 1993. Sekreter hanım, üst kattaki Enstitü’ye uğramışım o sırada, âhizeyi uzatıyor: “Ben İstanbullu Ermeni iş adamlarından Fırat Dink. Aydınlık’taki yazınızda bizleri savundunuz. Çok duygulandım. Teşekkür etmek için arıyorum.” 
Ve ses başlıyor titremeye, tam, çok duygulandım derken... 

O zamanlar mobil telefon yok, alıp Enstitü’den dışarı çıkamıyorum, mecburen arkamı dönüyorum sekretere ve sesimi düzgün tutmaya çalışarak konuşmaya çalışıyorum. Tanışmamız böyle. 

***

Bahsettiği yazı, o tarihlerde solcu olan, yani bu memlekette ezilen-dışlananların sözcülüğünü yapan Aydınlık gazetesinde 5-9 Aralık 1993’te çıkan, “Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulunu İhbar Ediyorum!” başlıklı dizi yazım. Kurul, Lozan Md. 40’ın apaçık hükmüne rağmen utanılası bir karar vermiş, “Ermeni azınlık okullarında Ermenice dışında bütün dersler artık Türkçe yapılacaktır” demiş. Utanılası diyorum, ne yapayım, şimdiki “yerli ve milli” terimi o tarihte henüz yok. 

***

Telefonda ısrarla davet etmişti. Feyhan’la ilk İstanbul seyahatimizde evine yemeğe gidiyoruz. Kapı gibi, kollarıyla bi sardı mı seni neredeyse yok eden bir Fırat. Daha doğrusu, hemen ve utanarak öğrendiğim kadarıyla Hrant. Utanmak, çünkü bu bir avuç insana adlarını bile söyletmeyen egemen etno-dinsel gruptan biriyim. Müslüman ve Türk’üm.

Ermeni Varto Aşireti’nin 1959 Silopi doğumlu, Türkçeyi ve Ermeniceyi Hrant’ın yöneticisi olduğu İstanbul Tuzla’daki Kamp Armen’de öğrendiğini çok daha sonraları öğreneceğim Rakel, Türkçede ancak “Halil İbrahim sofrası” diye anlatılabilecek bi rakı masası kurmuş; kuş sütü dahi eksik değil. 

Hrant anlatıyor, mealen aktarayım: “Ermenilerin sesini kamuoyuna duyurmak için gazete çıkarmak istiyorum. Sonra da radyo kurmak. İkisi de Türkçe. Çünkü ben Malatyalıyım, Türkiyeliyim, bu toprağın çocuğuyum, kendimi anlatmak için bu toprağın çoğunluğuyla birlikte hareket etmeliyim.” 

***

O geceyi algılayabilmeleri için, bu yazıyı şimdi okuyacak gençlerin bikaç yıl öncesini bilmeleri lazım. İttihatçıların 1915 Kıyımı’nın Lübnan’da doğmuş torunları, davalarını gündeme getirmek için, özellikle 1974-85 arasında intikam cinayetlerine girişmişler. Türkiyeli Ermeniler içlerine daha da kapanmış, 1915 felaketinden sonra bi de bu ASALA’yı yaşamaktalar. Mesela, bunalıma giren Artin Penik 15.08.1982’de Taksim’de benzin dökünüyor, çakmağını çakıyor. 

Şimdi düşünüyorum da, çünkü dünü anlamak için şimdi’yi yaşamak lazım, Rakel’in sofrasında oturduğumuzda Türk milliyetçilerinin ana hedefi Ermeniler idi. 1993-94 yılları. Yakalanan PKK’lilerin sünnetsiz çıktığının ilan edildiği, Türk faşizminin meşhur olayı Susurluk kazası sonrası İçişleri Bakanlığından istifa eden Mehmet Ağar'ın yerine geçen Meral Akşener’in 27.03.1997’de TBMM’de A. Öcalan için “Ermeni dölü” terimini dile getireceği sıralar. Bugün Kürtlerin kullanıldığı gibi, Ermenilerin kullanıldığı bir ortam. 

Bugün bir Kürt kalkacak, Mülkiye’ye telefonu açıp “Bizi savundunuz, sağolun, evime yemeğe bekliyorum” diyecek ha? Ben de ilk fırsatta gidip rakısını içeceğim rahat rahat. Bugünü buradan anlayın.

***

Hrant, hayal ettiği Agos’u 05.04.1996’da çıkarmaya başladı. Hemen aradı, köşe yazmam için. Ben o sırada Aydınlık’ta yazıyorum. Aydınlık o sırada, bugünkü zavallı durumunun 180 derece aksine, yukarıda söylediğim nitelikte. Ayrılıp başka yere geçmek çok ayıp olur. 

Ama şerden hayır çıkıyor, Doğu (Perinçek) sonunda tam ters yola giriyor. Yıl 2000. Yazılarım önce her zamanki yerine konmamaya başlanıyor, ardından da “reklam girdi koyamadık”lar zuhur ediyor. Anlıyorum tabii, meşhurdur bu ayaklar basında. Israr etmemek lazım. 

Hrant’ı arıyorum, aynen şunu diyorum: “Beni hâlâ istiyor musun?” Cevap: “Üçüncü sayfanın sağ üst köşesini senin için boş tutuyorum”. Bilen bilir, yazar için en “şerefli” yer addedilir orası. 10.03.2000’de düzenli yazmaya başlıyorum.  

***

İnanılmaz hoş anılar var kalbimde. Neresinden başlamalı bilemiyorum. Etyen’lerle Bodrum’a gelmişler, herkes denize gitmişken bu iki kumarbaz akşam karanlığına kadar bizim salonda oturup at yarışı oynuyorlar, Kınalı’daki bir bayi üzerinden telefonla. 
Mart 2002’de Ann Arbor Michigan’daki Ermeni konferansına giderken uçakta hostes içki ve yemek servisi için soruyor, bizimki bana eğiliyor: “Pahalı mıdır?” Çünkü ilk yurt dışı uçağına binişi. Müthiş şamata yapıyoruz Feyhan’la birlikte! 

Utanması gereken varsa devletimiz utansın! Çünkü Hrant hem solcu (TKP/ML) hem Ermeni olarak bir “esas öteki”. Uzun yıllar pasaport vermemişler, ilk defa alabilmiş, hatta denemek için, inanamıyor ya, bir gün önceden gitmiş, pasaportunu göstermiş, tamam geçin demişler, “Yok, ben yarın gideceğim” deyip ayrılmış. Ben nasıl utanmayayım bir Müslüman Türk olarak? 

Amerika’ya daha girerken başlıyor. Feyhan’la ben hemen geçmişiz, bi bakıyoruz Hrant arkamızda değil. Geride kenara çekmiş arıyorlar, ayakkabılarını çıkarttırıyorlar. Bir an sonrası: Kemerini çözmeye başlamış çünkü pantolonunu da indirtiyorlar, Feyhan gördü diye feci utanmış durumda bizim Malatyalı. Neyse, bitiyor, yanımıza geliyor, tam mavra zamanı: “Olum, bizi niye geçirdiler, çünkü biz normal Batılıyız. Sende Suçlu Ortadoğulu Tipi var!”

Yine Michigan’da sürüyle matrak anı: Gittiğimiz restoran içki ruhsatı almamış, ama akıl veriyorlar, ben gidiyorum dışarıdan şarap alıp getiriyorum, bildiğimiz çaydanlığa koyuyorlar mutfakta, öyle içiyoruz sofrada, fotoğrafı da var. 

Daha matrağı: Üniversitenin otelindeyiz, Hrant ile Cengiz (Çandar) üst katımızda kalıyorlar. Ben bunlara, Ahmet Altan’a (o da Ann Arbor’daydı) giderken uğrayıp bizi de alın birlikte gidelim demişim, beklemekteyiz. Birden kapı yumruklanmaya başlıyor: “Yuuu! Fuhuş var, yuuu! Telefonu açmıyorlar!”

Fırlıyorum bi sinirle kapıya, “Ulan deyyuslar! Defolun gebertmeyeyim ikinizi de şimdi! Beni basmakmış! Belediye nikahlı karımla mı lan? Teker teker alayım içeri de, o dediğiniz nasıl icra edilir bizzat göstereyim!” 

Geliyoruz hazır olun diye dahili telefondan aramışlar aramışlar, açılmamış, senaryo yazıp sululuk yapıyorlar. Neyse, otel yetkilisini çağırdık da baktı, çalmazmış çünkü odada daha önce kalan kişi telefonun jakını internette takılı bırakmış.

Daha bile matrağı: Türkiyeli ekip kasabada dolaşıyoruz, bi Sex Shop! Hrant’ı yokluyorum, sadece duymuş, meraklar içinde. Ama kızı Delal dahil sürüyle insan birlikteyiz. Fırlamalık bu ya, ittiriyorum içeriye, çıkarken tezahürat yapan ekibe ciddi ciddi ilan ediyor: “Sosyolojik inceleme yaptık, ne var bunda!”

***

Yazdıkça geliyor, yazdıkça geliyor. Daha, ona hayatta en çok koyan, onu en çok üzen şeyden, kendisine “Türklüğü aşağılamak”tan (TCK Md. 301) açılan o hazin davaları yazmadım. Elim gitmiyor. 

2002’de Avustralya’ya Türkiyeli solcular ve Aleviler davet etmiş, gitmişiz, benim canım ciğerim, Gençlerbirliği hastası, yukarıda anlattığım rezil ortam yüzünden on yıllar önce göç ettiği Avusturalya’da Türkçeden başka tek kelime konuşmayan Keçiörenli Rafi Demircan’la Melbourne’de tanışmışım, arka sayfayı bütünüyle ayırıyor onunla röportajıma.

Haziran 2006’de Ramallah’a gidip de oradan Kudüs’e geçince tanıdığımız, Tehcir sırasında yolda doğan, yine Türkçeden başka dil bilmez, Türkiye’ye dönünce Z. Müren kaseti yollamamı isteyen, kötürüm haliyle bizi kapıdan uğurlamak için çırpınan, canım ciğerim Adanalı Eliz Hanım röportajıma da aynı torpili yapıyor.   

Mart 2002‘de yine bir konferans için Erivan’a gitmişiz birlikte, ben konuşmam sırasında 1915 için “jenosit” terimini kullanmadığımı söylüyorum, dinleyenlerden bir uğultu. Feyhan anlatıyor, çok endişelenmiş ama Hrant, “Bişey yok, bişey yok, ben burdayım sakın korkma!” demiş, o koca kollarıyla omuzlarından sarıp. Öyleydi. Yanındaki insanlara sözle ve vücut diliyle “Ben varım, hiç endişe etme. Hiç bişey yapamazlar!” diye güvence verirdi…

Ama biz ona güvence veremedik ve hiç bişey de yapamadık, veda töreninde Rakel’in dile getirdiği bir bebekten bir katil yaratan karanlık”ı engellemek babında. Hatta şahsen, Hıristiyanlıktaki gibi günah da çıkarayım:

Hrant’ın öldürülmesine katkı bile yaptım. Yine aramıştı, ölüm tehditleri karşısında kayınpederinin yanına Bruxelles’e gidip gitmemesini konuşmuştuk. O sıralarda bu ülkede seri Gayrimüslim cinayetleri henüz başlamamıştı, sadece Şubat 2006’da Trabzon’da Rahip Santoro öldürülmüştü, ben hıyar o zaman demiştim ki, “Sen bu toprakların otokton/yerli çocuğusun. Biz Türkler 1071’de göçle geldiğimizde senin ataların bin yıldır buradaydı. Çok lazımsa, seni tehdit edenler gitsin yurt dışına!” demiştim. 

Dilim kızgın maşalarla ensemden çekilseydi de diyemez olaydım…

***

Bitmeyecek böyle. Bitmez. Bitirmek lazım. Tatsız sorularla ister istemez. 

Bir: Niye katledildi Hrant? Çok basit: Büyük tehlike arz ettiği için. Çünkü bütün derdi Türkler ile Ermenileri yakınlaştırmak idi. Bunun için hem Türk kamuoyunu hem diasporayı sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama bugünkü iktidarımız gerilimi canlı tutmak için nasıl Kürt imajını kullanıyorsa, dedim ya, o dönemde bu rol Ermenilere biçilmişti; bu yakınlaşmaya izin verilemezdi. 

Ama olayların ironisi diye bişey var ya, devran döndü ve geçen gün bizzat Fahrettin Altun sahiplendi Hrant’ı: “FETÖ Hrant’ı bizden koparalı 14 yıl oldu” Vaktiyle Ergenekon demişlerdi, şimdi FETÖ uygun. 

İki: Hangi ortamda katledildi? Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in doğum adının Hatun Sebilciyan olduğunu 06.02.2004 tarihli Agos’ta yayınladı. Hürriyet on beş gün sonra iktibas edince Genelkurmay’dan öfke patlaması geldi. O ortam. Kreşendo. Perde perde yükselerek.    

Üç: Dava ne durumda? Kılıçdaroğlu’nun “yeni Zekeriya Öz”, Özgür Özel’in “seyyar giyotin” diye tanımladığı ağır ceza hâkimi Akın Gürlek, Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğünden polis Volkan Şahin’i geçen hafta tahliye etti, davanın en önemli kişisi olan Trabzon Jandarma Komutanı Albay Ali Öz’ü ise üçüncü defa “ev hapsine” yolladı. “Yaşı nedeniyle” diyerek. Albay Öz, o zaman yaptırdığı şu anonsla tanınmıştı:

“Trabzon Jandarma Komutanlığı'ndan duyuru: Beldemizin [katil O. Samast’ın yaşadığı Pelitli beldesi] asayişi jandarma sorumluluğunda olması nedeniyle, yanında resmî kıyafeti olmayan kişiler haricinde hiç kimseye bilgi verilmemesi ve kesinlikle herhangi bir yere gidilmemesi önemle duyurulur."