• 19.01.2020 00:00
  • (876)

 Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun çözülmesi gereken en önemli problemi kuşkusuz “Sykes Picot” travmasıdır. Zira bu öyle bir travma ki yüz yıldır sınır çizgilerinin geçtiği hiç bir ülkede ne huzur kaldı ne de refah. Thomas More’un Ütopya’sındaki mutsuz insanlar ortaya çıktı. İthal sınırları kabul edip kabuğuna çekilen ve kendini kapatan tüm ülkelerde “farklılıklara” zulümler yapıldı. İran ve Suriye yüz yıl boyunca Kürtlere zulmetti. Hâlâ devam ediyor bu zulümler. Irak’taki Kürtler,işkencelerden kimyasal katliama kadar tarihin en acı zulümlerini gördüler. Türkiye Kürtlerinin geçmişte gördüğü zulümleri anlatmaya kalksak Fizan’a yol olur.

 

Sykes Picot’un böldüğü her ülke, bu bölünmenin sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve siyasal arka planını hiç irdelemeden kabullendi ve içe dönük kimliğe ve mezhebe dayalı bir baskı rejimi kurdu. Bu ülkelerdeki totaliter rejimlerden herkes zarar gördü. Evet doğru, Sykes Picot’tan en çok Kürtler zarar gördü ancak Sykes Picot aklının arka planında sadece Kürtlere değil bir bütün olarak Ortadoğu’da hiç kimseye huzur yoktu. Zira Kürtlerin zarar gördüğü ülkelerde Türkler de, Araplar da, Şiiler de zarar gördü. Salt kendi kimliğini koruma, diğer herkesi dışlama ve yok etme refleksi İslami ve insani bir refleks değildi. Bu aynı zamanda bir Ortadoğu refleksi de değildi. Tamamen Batı oryantalizminin nüvesi olarak ortaya çıkmış olan bu ırkçı/dışlayıcı refleks Ortadoğu için bir zehir işlevi gördü. Oysa Ortadoğu medeniyetinin köklerinde dışlayıcılık refleksi yoktur. Misalen İslam dini kucaklaşmayı, el uzatmayı, uzlaşmayı, barış içinde eşit ve onurlu bir şekilde yaşamayı emreder. Medine Sözleşmesi, bir çok etnik kimlik, din ve mezhebi farklılığı eşit bir şekilde barış içinde bir arada tutan “ilk evrensel toplumsal sözleşme” olarak tarihteki yerini korumaktadır.

 

Sykes Picot sonrası İran, Irak, Suriye ve Türkiye olmak üzere dört ana parçaya dağılan Kürtler, yüz yıldır siyasal, sosyolojik ve psikolojik krizler yaşıyor. Bulundukları ülkelerdeki dışlayıcılık onların sivil toplum ve sivil siyaset alanında var olmalarını engelledi ve illegal alanları güçlendirdi. Her illegalite travmatik krizlere yol açtı. Kaos, ekonomik çöküntü ve şiddet, ne Türkiye’de, ne İran’da, ne Irak’ta ne de Suriye’de eksik oldu. Tüm bu iç ve dış çalkantılar sadece Sykes Picotçu derin akla yaradı.

 

Kürtlerin her dört ülkede yaşadığı sosyolojik ve psikolojik krizlerin yanında çok derinden yaşadıkları bir “siyasal krizleri” de var.

 

Kürt hareketleri içinden çıkan siyasal yapıların hiçbirisi dört başı mamur bir perspektif ortaya koyamadı. Şiddet ile arasına mesafe koyup sivil siyaset alanını genişletemedi. Kuşkusuz bunun kendilerince sebepleri de var. Ancak Ortadoğu’da Kürtler bir gelecek arıyorsa bu gelecek hiçbir zaman silah, şiddet ya da illegal yöntemlerle gelmeyecek. Kürtlerin tek bir yolu var. O da ilk insandan bu yana milyonlarca kez denenmiş ve eninde sonunda başarılı olmuş yol olan “meşru ve sivil bir alanda siyaseti yapmak” ve muhataplarını her ne talebi varsa bunun için “siyaset yolu ile ikna” etmektir.

 

Ancak bu açından da Kürtler büyük talihsizlikler ve kötü tecrübeler yaşadı. Söz gelimi HDP, çukur eylemlerinde dağa karşı sivil siyaseti, çukura karşı kürsü ve mikrofonu savunamadı. Kazılan çukurlar nedeniyle evini, canını, malını kaybeden onbinlerce Kürdün acısı karşısında diz üstüne çöktü ve günün sonunda parti içi egemenliğini Türk Solu’na teslim etti. 

 

AK Parti’ye inanan milyonlarca Kürt, bugün hayal kırıklığı yaşıyor. Kürtler ile ilgili söyledikleri ile yaptıkları arasındaki makasın 180 dereceyi aştığı bir AK Parti gerçeği var karşımızda.

 

İran ve Suriye’de Kürtler için siyaset alanı çok daha vahim bir durumda. Irak Kürdistanı bir istisna olarak karşımızda duruyor. Ancak Irak merkezi hükümetindeki Persçi/Şii despotizmi Irak’taki Kürt siyasetinin de alanını daraltmak için her yolu deniyor.

 

Her dört ülkeyi kıyasladığımızda Türkiye’nin durumu diğer üç ülkenin durumundan görece daha farklı.

 

Sözgelimi Irak’ta Kürtler, coğrafik olarak dağılmamışlar, Irak’ın kuzeyinde yaşıyorlar ve Araplar ile iç içelik çok seyrek durumda. İran’daki durum çok daha katı. İran’ın orta kesimlerinde neredeyse hiç Kürt yaşamıyor ve coğrafik olarak İran’ın Batısı olan Mahabat bölgesinde yerleşikler. Şiiler/Farslarla iç içelikleri ve evlilikleri yok denecek düzeyde. Suriye’de Kürtler Kuzey bölge olan Rojava hattında yaşıyor. Şam’da ya da daha iç kesimlerde yasayan Kürtlere pek rastlanmıyor. Suriye’de Kürtler arasında bir homojenlik yok. Bir tarafta PYD/PKK ekseni etrafında kümelenmiş yüzde 15’lik bir Kürt nüfusu var. Diğer tarafta şiddete mesafele koymuş farklı siyasi tandanslarda yer alan ve Kürtler arasındaki oransalda % 85’e tekabül eden bir Kürt nüfus var. Ancak burada da Kürtler için siyaset yapmak neredeyse imkansız. Bunun iki sebebi var. Birincisi Baasçı rejim, ki bu rejim hiç bir zaman Kürtlere bir siyaset alanı açmadı. İkincisi de PYD. Suriye’de kendisi gibi düşünmeyen hiç kimseye söz ve yaşama hakkı tanımıyor PYD.

 

Türkiye’de ise durum bambaşka. 

 

Türklerle iç içelik hemen her yerde, her an görülebilecek bir realite. Kürtler ve Türkler arasında milyonlarca evlilik, hısımlık var. Kürtler Türkiye’de belirli bir coğrafyada yaşamıyor. Bugün elinize bir cetvel alıp Türkiye’ye ortadan bir çizgi çekseniz en çok Kürt nüfus Batı’da çıkar. Şu anda Türkiye’nin en büyük Kürt şehri ne Diyarbakır, ne Mardin ne de Van. Sadece Türkiye’nin değil dünyanın en büyük Kürt şehri şu anda İstanbul. Dolaysıyla Kemalizm’in bir asır boyunca bu ülkeye pompaladığı “bölünme fobisi” aslında bir paranoyadan ibaret zira Türkiye’de fiziki bölünme demografik olarak da mümkün değil. Kaldı ki bugüne kadar yapılan kamuoyu araştırmalarının hiç birisinde “bölünmek/ayrılmak istiyorum” diyenlerin oranı %5’i geçmedi. Türkiye Kürtlerinin % 95’i “geçmişteki bunca zulüm, baskı ve ayrımcılığa rağmen” Tükiye’de Türklerle beraber yaşamdan yana.

 

Sözün özü şu: 

 

Ortadoğu’da Skyes Picot aklı çökmedikçe, kaos da bitmeyecek.

 

Tarih, zaman ve mekan yeniden kendi doğal mecrasına dönmedikçe, Sünnetullahi sosyolojiye uygun hareket edilmedikçe bu yapay sınırlar herkese acı çektirecek.

 

Tarihin, zaman ve mekanın yeniden kendi ırmağına dönmesi ve Sykes Picot aklının çökmesi tamamen Türkiye’deki Türklerin ve Kürtlerin bundan sonra ortaya koyacağı siyaset perspektifi ile ilgili.

 

Neden Suriye, Irak ve İran’daki Kürtlerin değil de Türkiye’deki Kürtlerin ve Türklerin birlikte çözebileceği bir sorun bu?

 

Çünkü Türkiye’nin Kürtler için atacağı her demokratik adım, her eşit, çoğulcu ve kucaklayıcı yaklaşım, diğer üç ülkedeki Kürtleri çok derinden etkiler ve bir rol model yaratır.

 

İstanbul’da bir Kürt kendisini özgür ve diğer etnik kimliklerle her konuda eşit olduğunu hissederse bu Erbil, Rojava ve Mahabat’taki Kürdü de etkiler. Bu etkiden ise uluslararası büyük bir vizyon ve siyaset üretilir.

 

Türkiye’de Kürtleri etkileyecek yegane siyaset tarzı bu mezkûr pespektif çerçevesinde meseleye uluslararası anlamda bakan ve adım atan siyaset tarzı olacaktır.

 

Bundan böyle Kürt meselesine dar bir vizyonla sadece bir iç sorun olarak bakan ve içi boş, kof ve arkaik söylemlerle (örneğin içi tamamen boşaltılmış “kardeşiz” gibi karşılığı olmayan bir söylemle) yaklaşan hiç bir siyasi parti Türkiye’de başarılı olamaz ve Kürtlerden oy alamaz.

 

Politik olarak sadece Türklere yaslanan ve Türklerin oyuna talip olup Kürtleri uyku pozisyonunda tutarak onlara çiçek böcek atan siyasi partilerin hiç birisi Türkiye’de başarılı olamaz.

 

Tam tersi de geçerli. Politik olarak sadece Kürtlere yaslanan ve şiddetle arasına keskin bir biçimde mesafe koyamayan hiç bir siyasi hareketin artık başarılı olma şansı yok. 

 

Bugün Kürtler hemen her platformda geçmişi muhasebe ediyor, elde edilenlere, alınan mesafelere bakıyor, kendi geleceklerini tartışıyor, üçüncü bir yol ve çıkış arıyor.

 

Herhangi bir etnik kimliğe yaslanmayan, kamusal eşitliği ve anayasal vatandaşlığı vaad eden, devlet kademelerindeki ve bürokrasideki tüm ayrımcılığı radikal bir biçimde ortadan kaldıracağını söyleyen, gasp edilmiş tüm kolektif hakları iade edecek, herkesin kendisi olarak yaşamasının tüm kamusal ve anayasal koşullarını sağlayacak, ayrımcılığa ve ötekileştiriciliğe son verecek bir siyasi parti Kürtlerin teveccühüne mazhar olabilir.

 

Bunun dışında hiç kimsenin artık şansı yok.

 

Çok yalın ve açık bir şekilde Kürtler bir arada, eşit bir şekilde, bedel ödemeden, refah ve huzur içinde Türklerle birlikte yaşamak ve diğer üç ülkede yaşayan Kürtlere rol model olmak istiyor.

 

Bu ihtiyacı da bugün ne AK Parti’nin ne de HDP karşılayabiliyor.

 

O yüzden Kürtlerde büyük bir “siyasi temsiliyet krizi” var şu anda. Çok belirgin bir arayış var.

 

Ne kimse yeniden kandırılmak istiyor, ne de istismar edilmek istiyor. Ve hiç kimse artık ne evladını kaybetmek, ne şiddete bulaşmak ve ne de ağır bedeller ödemek istiyor.

 

Her Kürt kendi kimliğinden, kendi onurundan, kendi kültüründen ödün vermeden, bir başkası gibi konuşmaya, düşünmeye, davranmaya zorlanmadan kendisi olarak var olmak, kendisi olarak siyaset yapmak ve kendisi olarak yaşamak istiyor.

 

Talepler bu kadar yalın, bu kadar basit ve bu kadar sahici!

 

Kürtler açısından gelecek, bu diskurlar etrafında şekillenecek siyasi yapıların neşvuneva bulmasına bağlı.

 

Kürtler, artık Thomas More’un Ütopya’sındaki “mutsuz insanlar” olmak istemiyor.