Türkiye’de devam eden bir eşitlik tartışması var. Şunu konuşuyoruz; Türklerle Kürtler eşit mi, değil mi? Daha doğrusu Türkler, ‘Bu ülkede yaşayan herkes Türk’tür ve eşittir’ diyor. Biz de, ‘Hayır biz Türk değil Kürdüz ve eşit muamele görmüyoruz’ diyoruz.

Geçtiğimiz haftalarda Meclis kürsüsünden bir hanım vekilin farkında olmadan yaptığı itiraf tartışmanın pimini çekti. Konuyu şimdi daha samimi tartışıyoruz. Hatta iş o raddeye geldi ki, hanım vekilin ‘Türk ve Kürt eşit olamaz’ cümlesine karşı Kürt bir milletvekili, ‘Hadi oradan siz kim oluyorsunuz? Biz hep bu topraklardaydık, bu vatanın gerçek sahibi Kürtlerdir’ karşılığını verdi!

Meclis kürsüsünden yapılan bu harareti yüksek duygusal tartışmaları anlamak için sadece tarihi değil, psikoloji bilimini de bilmekte fayda var. Psikolojinin en temel kavramlarından ‘bastırılmışın geri dönüşü’, şu aralar Türkiye siyasetinde epeyce geçerli çünkü.

Tabii ‘Hepimiz Türküz ve eşitiz’ tezinin tarihi, yüz yıl başına kadar gidiyor. Dağılmış bir imparatorluğun bakiyesi olan muhacirler Anadolu coğrafyasına son yurt olarak sığınırken, roller de kendiliğinden belirginleşti. Balkan ve Kafkas muhacirleri, Cumhuriyet’in taşıyıcı neferleri olacaktı. Mustafa Kemal’in ilk yıllarda yakınında durmuş, destek vermiş diğer kadrolar tek tek tasfiye edilirken Cumhuriyet’in sadık gardiyanları olarak Balkan ve Kafkas kökenliler tercih edildi. Bugün bu durum biraz değişse de aynı tercih devam etmekte. Modern Türkiye’nin hariciyesinde, iç işlerinde, askeriyesinde, Kürtlüğünü kimlik anlamında benimseyen bir kişi göremezsiniz. Asimile olanlar vardır evet. Yaygın sözdür; Türkiye’de Kürtler her şey olabilir. Cumhurbaşkanı da olabilir, asker de. Doğrudur ama tek şartla; Kürtler Türkiye’de her şey olabilir ama ‘Kürt olamazlar!’

Yani sahip oldukları mevkilerde Kürt olarak oturamazlar. O nedenle bir hanım vekilin farkında olmadan üzerine bastığı ‘eşitlik’ mayını, gecikmiş bir tartışmayı başlattığı için faydalı oldu.

Çünkü biz daha önce eşitliği neredeyse felsefi bir sorun olarak tartışıyor idik; ‘Kürtler var mıdır, yok mudur?’ seviyesinde. Demiş ya Filistinli şair; ‘Bana bir filozof çağırın varlığımı kanıtlayacağım’ diye. Türkiye Kürtlerininki de o hesap. Herkes Türk’se neyi tartışacaktık? Olmayan bir ‘öznenin’ eşitliği neden sorun yaratsın ki! Bugün artık tartışıyoruz. Çünkü varlığımız siyasi olarak kanıtlanınca felsefi olarak da kanıtlanmış oldu!

Şimdi daha açık konuşuyoruz. Mesela Türkiye’de köken avcılığı anlamında ırkçılık yoktur, doğru. Kürtlüğünü sorun olarak öne çıkarmadığın sürece pek çok yerde mevki edinirsin. Ama tek şartla. Ağır ve travmatik bir asimilasyon ve kimlik kaybıyla. Kraldan kralcı dedikleri örnekler çoktur. Mesela Lozan’da yaşananlar bu durumu o kadar güzel kanıtlıyor ki; Kürtlerin Türklerle birlikte savaşarak kazandığı Anadolu coğrafyasında nasıl ve hangi haklarla yaşayacaklarına karar verilen Lozan’da, tarihin akışını Kürtlerin aleyhine çeviren zatlardan ikisi aslında Kürt’tü. İsmet İnönü ve Diyarbekir mebusu Zülfü bey.

O nedenle Kürtlerin Lozan’da eşitlik fırsatını nasıl kaybettiklerinin hikayesine yeniden bakmakta fayda var. Eşit miyiz, değil miyiz tartışmasının en çarpıcı referansları orada var çünkü. Lozan’da Kürtlerin kaçırdığı fırsatlara ses çıkarmayan bazı delegelerin aslında Kürt olması, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini çok iyi özetliyor. Bugün ‘Herkes Türk ve eşittir’ iddiasında ısrar eden ittihatçı mantık, hep İsmet paşa ve Zülfü bey gibilerle hareket etti ve hala ediyor. Kürt duyarlığına sahip kesim ise ısrar ve inatla onların Kürtlüğü temsil edemeyeceklerini kanıtlamaya çalışıyor.

Buna da herhalde sosyo psikolojik arka planıyla Türkiye’nin Kürt tarihi demeliyiz!

www.rudaw.net

  • Abone ol