• 28.11.2021 23:43

Pandemi ve pandemiyle bir arada yaşanan ve giderek ağırlaşan ekonomik buhran bir şeyleri radikal biçimde değiştiriyor. Toplumsal psikolojide, tutumlarda terse dönen, dipte kabaran bir şey var. Henüz davranışlara yansımamış olsa da bir rahatsızlık var ve insanlar ilk kez o rahatsızlığın sadece Türk-Kürt, muhafazakâr-seküler, başı açık-kapalı olmak olmadığını, daha ekonomik bir mesele olduğunu hissediyor artık. Toplumsal fay hatlarında bir şeyler oluyor ve deprem bilimcilerin jargonuyla söylersek, bu faylarda müthiş bir enerji birikmesi var. Artık şunu söyleyebiliriz: Kültürel kimlik eksenli siyasal kutuplaşmanın yanı sıra yeniden sınıfsal kutuplaşma yükseliyor ve bunun siyasette önemli yansımaları olacak.

Mekan ve kategori dışı bireysel emek

Son kırk yıldır süren ama son yirmi yıldır hızlanan gecikmiş bir modernleşme yaşıyor Türkiye. Modernlikten kastım yeme içme alışkanlıklarından, giyim kuşam tercihlerine gündelik yaşam pratiklerinin değişmesi, tatil ya da eğlence anlayışı gibi kentli pratiklerin gündelik yaşamı belirliyor olması. Batı’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşadığı değişimi hızlandırılmış halde yaşıyor toplum.

Sanayileşme süreci toplumsal planda sanayinin ihtiyacı olan bedensel emeğin köylerden kentlere taşınması, göç demek. Öte yandan kentler büyüdükçe, o metropolün kendi ürettiği dinamiklerin sonucu, sadece endüstriyel üretim bantlarına emek olmaktan öte bir başka marjinal emek türü çıktı. Ev temizliğine gidenlerden, hasta veya çocuk bakanlara, simitçilerden kuaförlerdeki manikür pedikürcülere kadar hem sosyal güvencesiz hem de örgütsüz emek büyüdü. Bu hem geleneksel emek kategorilerine sığmayan hem de bir mekânsal tanımı, ulaşılabilirliği kolay olmayan bir emekçi grubu. Bu grup örgütsüz olduğu için son derece zayıf ve kırılgan da aynı zamanda. Bu emek türü son yirmi yılda Türkiye’nin daha da hızlanmış modernleşmesi içinde oldukça büyük bir küme haline geldi.

Ama her şeye, kırılganlıklarına, eğitim ve meslek eksikliklerine, örgütsüzlüklerine karşın yine de umutluydular. Bir dönemin ekonomik büyümesi içinde refaha ulaşma, bir bakıma “yırtma” umutlarını diri tutan koşullar vardı. 

‘Yırtma’ umutları 2008 sonrası değişti

2008’e kadar bu süreç böyle geldi ama 2008’den sonra durum değişti. Küresel ekonomik sistem 2008’de derin bir krize girdi. O krizin içinde Türkiye’de 2009’da yerel seçimler yapıldı ve AK Parti’nin oyu yüzde 48’lerden 39’a düştü. Seçmen o yerel seçimlerde bile “rasyonel seçmen davranışı” dediğimiz, ülkenin ekonomik hayatının gidişatından beslenen dürtülerle oy verdi.

Ama sonra… Kültürel farklılıklar, kimlikler üzerinden ayrışmalar elbette bu topraklarda her zaman vardı. Kürtlerin devletle, Alevilerin toplumun diğer kesimleriyle gerilimleri gibi… Hemen her kültürel kimlik, dönemin devlet ve iktidar tercihlerine göre “makbul veya makbul olmayanlar” olarak ayrımcılık politikalarına muhatap oldular. Ama kimliklerin gündelik hayatın içinde olağan farklılaşmalarının giderek kutuplaşmalara, düşmanlaştırmalara, çatışmacı karaktere dönüşmesi son on yıldır yaşanmakta olan doz ve tonda değildi hiçbir zaman. 

Özellikle göç ve metropolleşmeyle beraber geleneklerin, akrabalık ilişkilerinin, dayanışma alışkanlıklarının, ahlaki ve kültürel değerlerin değişmesi ve çözülmesiyle dünyada da ülkede de kimlik meseleleri ağırlık kazanmaya başladı.  

Ak Parti 2010 sonrası partizanlığa yöneldi

Ne kadar değiştiğini ifade etse de siyasal İslamcı gelenekten gelen Ak Parti’nin iktidar olduğu 2002’den itibaren devletin ve bürokrasinin bir kesiminin teşviki ve manipülasyonları, sekülerlerin bir kesiminin tuttuğu yol ve kullandığı dil, muhafazakarların bir kesiminin devletle aralarındaki gerilimi topluma ve gündelik hayata taşımaları ve iktidarın bilinçli proaktif veya reaktif tercihleriyle gelinen 2010 Anayasa değişikliği önemli bir değişimin miladı oldu.

Ak Parti halk oylamasının da verdiği güçle, kamu hizmetlerine erişim, sosyal politikalardan yararlanma süreçlerini bilinçli biçimde partizanlığa bağlamaya, dil ve söylemleriyle kutuplaşmayı yaygınlaştırmaya yöneldi. İktidarıyla muhalefetiyle, yandaş ya da muhalif medyasıyla kullanılan ayrımcı dil ve bilinçli tercihlerle bir katmanda Ak Parti yandaşlığı-karşıtlığı, diğer bir katmanda muhafazakar-seküler hayat tarzı kutuplaşması yoğunlaştı. Bir yandan da kadim Kürt meselesi etrafında Türkler-Kürtler ayrışmasıyla sonuçta toplum muhafazakârlar-sekülerler-Kürtler şeklinde üç köşeli, kimi zaman da birbirinin simetrisi olmayan duygular, düşünceler ve korkularla kutuplaştı. 

AK Parti’nin bu topraklara yaptığı en büyük kötülüklerden birisi, zaten tarihsel olarak var olan kültürel farklılaşmaların çatışmacı bir karaktere dönüşmesini tetiklemesi oldu. O güne kadar sınıfsal bir yerden bakarak yoksullara dönük yardım politikalarını kurguluyordu ise bile 2009’dan itibaren partizanlık asıl politika oldu. Seçmeni AK Partilileştirmeyi hedefleyen bir dönem başladı. 

Gündelik meseleler çatışma konusu oldu

Ülke kentleşmenin, hukukun üstünlüğüne inancın azalmasının, bazıları bu ritmin doğal problemleri, bir kısmı siyaseten çözemediğimiz için kadim problem haline dönüşmüş sıradan gündelik meseleler, bir kutuplaşma ve çatışma konusu oldu. “Kimliklere sıkışma” olarak adlandırabileceğim bir noktaya gelindi. 2011 genel seçimlerinden itibaren 4 genel seçim, 2 yerel seçim, 2 cumhurbaşkanlığı seçimi ve bir halkoylaması bu kimliklere kutuplaşmanın içinde yapıldı. Seçim yapmadık, bir bakıma kimliklerin o gün sandığa gidenleri üzerinden kimlik sayımı yapmış olduk. 

Bugün değişmekte olan durumu ise öncelikli olarak pandemi ve eşlik eden ekonomik krizin yanı sıra toplumsal zihniyetteki bir kırılma üretiyor.

Birincisi, tabii ki bu ekonomik krizin ağırlığı, hanelerin dirlik düzenlik arayışı üzerindeki büyük kırılma, hanelerin geçim derdinin, işsizliğin ürettiği reel sorun. O reel sorunun harareti o denli yoğun ki kimlik veya siyasi kutuplaşma gibi soyut anlatıların hararetini alıyor. 

İkincisi ise yoksulluk ve adaletsizlik kalıcılaşıyor ve kuşaklar arasında devredilir hale dönüşüyor. 

Toplum devlete, nizama hukuka güvenmiyor

Cumhuriyet’in en büyük kazanım ve başarılarından birisi bu topraklarda ahlaklı insan olarak, alın teriyle çalışarak, eğitim ve diplomanın verdiği fırsat ve imkânları da kullanarak daha iyi bir hayata ulaşmanın mümkün olmasıydı. Çocukların eğitimden başlayarak sağlayacakları başarı ve imkanlarla; ailelerin de çocuklarının ahlaklı, ataya bağlı ve saygılı bireyler olmaları üzerinden daha yüksek bir refah seviyesine ulaşmaları mümkündü. Anadolu’daki Kuran kursu talebi tam bu ‘ahlaklı yeni kuşaklar’ arayış ve talebinden yükseliyordu. Çünkü devlete, nizama, hukuka, toplumsal kurumlara güvenmiyor, o nedenle ahlaki referansı yeniden üretmeye çalışıyorlardı. 

Şimdiyse, AK Parti’nin ulusal ölçekte bütün kutuplaşma ve partizanlıkları çok daha acımasızca her gün her alanda tekrarlıyor olması ile bu hikâye bozuluyor. Medyada yazılıp yazılmamasının önemi yok, herkes kendi mahallesinde, kasabasında, şehrinde görüyor. Partili olduğu zaman komşunun çocuklarının nasıl tayin edildiğini, hak etmediği halde devlette nasıl müdür olabildiğini, hiçbir mahareti ve deneyimi olmayan insanların hangi ihaleleri aldığını… Partizanlığın, yolsuzluğun, hukuksuzluğun bu kadar yaygınlaşmış olması, yerellerde, neredeyse hemen her kasabada bile her gün ve çok fütursuzca tekrarlanır hale gelmesi o soyut kimlik ve kutuplaşma anlatılarının etkisini eritiyor.

En üstteki % 1, milli gelirin % 24’ünü alıyor

Ekonomik planda ise güncel geçim derdi müthiş yoğunlaşmış durumda. Hane gelirlerinin yarısı ücret gelirine dönüşmüş, bu ücret gelirine bağımlı ailelerin yarıya yakını ise asgari ücret seviyesinde gelire mahkûm. Dünya Bankası raporuna göre nüfusun yarısı toplam yıllık ülke gelirinin yüzde 15’ini alırken, en yukarıdaki yüzde 1 gelirin yüzde 24’ünü alıyor.

Bu ekonomik buhran içinde Ak Parti geleneksel oy tabanı olan yoksullar ve eğitim seviyesi düşük kesimlerde kayda değer biçimde geriliyor. Sağlık, eğitim ve sosyal politikalarla kendisine bağladığı seçmen kümeleri şimdi de doğal olarak bütün bu gidişatta faturayı Ak Parti’ye kesiyor. Öte yandan meselenin yalnızca yanlış güncel politikalar ve partizanlık meselesi olmadığını, yoksulluk ve adaletsizliğin kalıcılaşmasını içselleştirme meselesi olduğunu gördükçe de öfkeleniyor. Çünkü hiç kimsenin bunu içselleştirme niyeti yok. Çünkü yoksulluğu, adaletsizliği, bir bakıma çaresizliği içselleştirmek insan naturasına da bu memleketin insanının naturasına da aykırı.

Pandemi ve ekonomik buhran karşısındaki çaresizliği deneyimledikçe toplum meselenin inanç farklılığı, etnik aidiyet ya da hayat tarzı meselesi olmaktan öte yoksulluk meselesi olduğunu kavrıyor her gün. Virüsün de işsizliğin de açlığın da Türk-Kürt olmaya göre, dindar ya da inançsız olmaya göre ayrışmadığını, asıl ayırıcı unsurun yoksulluk olduğunu görüyorlar. 

Yalnızca gelir adaletinin olmadığını değil, yanı sıra eğitimde ya da istihdamda fırsat adaletinin de olmadığını görüyor gençler. Hayatlarına dair kararlara katılamadıklarını görüyor her gün kadınlar ve gençler. Kendi seçtikleri siyasetçiler, belediye başkanları görevden alınır, tutuklanırlarken tanınma adaletinin olmadığını bir kez daha deneyimliyor Kürtler. 

Büyük bir rahatsızlık var ve insanlar ilk kez o rahatsızlığın sadece kimlik farklılıklarından kaynaklanmadığını, ekonomik bir mesele olduğunu hissediyorlar artık. Aynı zamanda da gidişatı değiştirmek, en azından savrulmayı durdurmak diye içgüdüsel bir siyasi bakış var. Bu noktadan bakılınca önümüzdeki seçim belki parti ittifakları üzerinden şekillenecek muhtemelen. Ama bugünkü tablodan bakılınca (hala seçime kadar değişme ihtimali varsa da) muhalefet seçimi kazansa da sistemi değiştirecek siyasal güce ulaşmakta zorlanacak. İşte o zaman yapılacak ikinci seçimde tabloyu etkileyecek asıl dinamik kimlikler değil sınıfsal pozisyonlar, partilerin, sendikaların, sivil toplumun bu dönüşüme nasıl cevap üretecekleri olacak.  

Zamanın durduğu bir yerde donmuş bir göle bakıyor gibiyiz. Gölün yüzeyinde bir buz tabakası var. Kimlikler ve kutuplaşma hâlâ görünüyor, var. Hem buz tabakası inceliyor hem de buzun altında hayat tarzı, gündelik hayat pratikleri, Kürt meselesi, Alevilik gibi konularda çoğulculaşmaya doğru filizlenmeler var. O buz tabakasından dolayı o filizler yukarıya çıkamıyor. Ya o filizler buzu dağıtacak ya da güneş o buzu eritecek. Ama o buzun öyle kalma şansı yok artık. Hareketlenme var buzun altında, toplumda. Şimdi bunun önüne yeni bir hikâye koyabilirsek, hukukun üstünlüğüne, güvenilir etkin devlete talep, ortak yaşam iradesinin yükselmesi gibi konularda toplumda bir gayret ve arzu olduğunu anlayabilirsek başka bir hayat mümkün olabilecek


Bekir Ağırdır'ın bu yazısı, Oksijen gazetesinden alındı