• 15.03.2011 00:00

"Ben İran’ın geleceğini parlak görüyorum” diyor.

Dışişleri bürokratlarından öyle fazla derinlikli analiz duymaya alışkın olmadığımdan gerekçesini umutsuzca soruyorum. Yanıltmıyor.

“Çünkü İran’daki cami sayısı Türkiye’dekinin yarısı kadar” diyor.

Anlıyorum ki “hariciye” cephesinde yeni bir şey yok. Bakan değişiyor ama kadro kendisini yeniden üretiyor. Zihni geçen yüzyılda da değil bir öncekinde kalmış genç bir bürokrat! Üstelik de tam yerine, İran’a göndermişler.

Ne gelir elden “Tanrım aklımı koru” demekten ve Türkiye-İran ilişkileri konusunda kaygılanmaktan başka?

İyi ki siyaset kurumu var da dış politika bürokratlara kalmıyor.

***

Bürokratı öyle de akademisyeni farklı mı?

Cumhurbaşkanı Gül’ün davet ettiği 10 civarındaki akademisyenle birlikte İran’dayız.

Tahran Üniversitesi’nde Mısır üzerinden bölgeyi konuşuyoruz. Türkiye’nin ise Kürt Sorununu, azınlıklar sorununu ve din ve vicdan özgürlüğü sorununu çözmeden model olamayacağını söylüyorum.

Daha sonra Türkiyeli meslektaşlarımdan ikisiyle, insanın “yabancılara karşı” ülkesini eleştirmesini tartışıyoruz. Yurt dışına çıkınca aniden metamorfoz geçirip devlet memuruna dönüşen Türkiyeli sendromu devrede.

“Ne diye elin yabancısına karşı kendi ülkemi çekiştirecekmişim?” diyor biri.

Akademisyenin sorumluluğunun devlete, ulusa falan değil, hakikate sadakat olduğunu hatırlatıyorum ama yalnız kalıyorum?

***

Akşam Cumhurbaşkanı Gül bizi kabul ediyor. Fırsatını bulmuşken vermek istediğim -ve bu davete de icabet nedenlerimden olan- mesajlardan ikisini veriyorum, üçüncüsünden vazgeçiyorum.

Önce Hrant Dink. DDK’nın görevlendirilmesinin önemli olduğunu, ama ortada kolektif bir suç olduğundan dolayı bunun aydınlatılmayacağından yana kaygıları ve güçlü bir iradenin sürece sahip çıkması gereğini dile getiriyorum. Cumhurbaşkanı, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ifade ediyor.

Anadilde eğitim konusunda inisiyatif alma gereğine dair de bir şeyler söylemek istiyorum ama Sayıştay Yasası’nda kamusal denetim eksikliğini eleştirdiğimde sağ yanımdaki bir grup akademisyenden refleksif biçimde yükselen “ama”ları duyunca o konuya girmiyorum. Anlıyorum ki bu konu açıldığında birçoğu itiraz edecek, sonuçta Cumhurbaşkanı’nın zihninde “akademisyenlerin itirazı” kalacak ve ben vermek istediğimin tamamen aksi bir mesaja hizmet edeceğim.

Ve iyi ki siyaset kurumu var da iç politika akademisyenlere kalmıyor, diye düşünüyorum.

***

AK Parti Hükümeti’nin en başarılı olduğu alanlardan biri dış politika. Komşularıyla sorunlarını çözmeye, bölgesel ve küresel düzeyde yapıcı bir rol oynamaya gayret ediyor.

Gerçi bu herkesle iyi olma politikası, bazen El Beşir’i de kapsayacak kadar abartılı olabiliyor. Ama bu, Türkiye dış politikasında bir devrim yaşandığını gerçeğini değiştirmiyor.

Ahmet Davutoğlu’nun damgasını taşıyan yeni bir dönem bu.

Artık Türkiye dış politikası, gelişmelere anlık tepki vermeye çalışan devletçi ve milliyetçi dar görüşlülükleriyle malul bir vizyonsuz bürokratlar grubunun sığlığını yansıtmıyor. Siyaset, bürokratik dar görüşlülüğünün üstesinden geliyor.

Eksik gedik de olsa, demokrasi yolumuzu açıyor.

Düşünüyorum da, kimilerinin “cahil halk” veya “bidon kafalı” dedikleri insanların seçtikleri siyasetçiler olmasa, meydan akademisyenlere ve bürokratlara kalsa, şimdiye kadar kırk kez batmıştık.

Bürokratı, akademisyeni saydık. Üçüncüsü hangisi diye soran olabilir.

Medya mensupları elbette. Ama o da başka yazıya...