• 12.04.2011 00:00

Bilmiyorsunuz zaten. Eski köye yeni adet getiriyorsunuz. “Veliniz”den izin almadan, kadın başınıza kampanya yürütüyorsunuz. Siz öyle fazlasıyla özgüvenli, kendinden emin konuştukça, dindar erkeklerden bazıları fena halde sinir oluyor.

“Başörtülü aday yoksa oy da yok” kampanyasının siyasi bakımdan isabetli olup olmadığını tartışabilirsiniz. Ama açık ki, mesele o değil. En azından Ali Bulaç için değil. Yazısından anlıyoruz ki, onun temel rahatsızlığı bu kampanyanın isabetsizliğinden veya “iyi saatte olsunlar”ın komplosuna gelme ihtimalinden ibaret değil.

Asıl sorun, onların başıbozukluğu. Erkeklerce belirlenen geleneksel oturma düzenini takmamaları.

***

Neymiş, başörtüsü mağduru olarak öne çıkan bazı bayanlar, bunu “ticaret ve statü aracı” haline getirmiş. Öylesine genel ve muğlak ki, çürütülmesi mümkün olmayan, dolayısıyla anlamsız bir eleştiri. O kadınların başlarını örterek kaybetmeyi göze aldıkları ve yıllarca da kaybettikleri kâr ve statülerin yanında, bu muhayyel “ticaret ve statü”nün lafı bile olmazdı.

Başörtüsünü dinî muhtevasından koparmışlar, içini boşaltıp feminizmden mülhem basit kadın hakları seviyesine indirgemişler. Saçma bir eleştiri. Çünkü bu eleştiri, iki durumu birbirine karıştırıyor. Pek çok kadın, başını elbette ki feminist gerekçelerle değil dini nedenlerle örtüyor ve bunu yaparken aynı zamanda bireysel bir hakkını da kullanmış oluyor. Dolayısıyla da sorulduğunda, sadece “Allahın emri” demekle yetinmeyip, bunun hakkı olduğunu da söylüyor. Bu dünyanın sadece kendisi gibi düşünenlerden ibaret olmadığını biliyor. Din ve vicdan özgürlüğünü, üzerinde uzlaşılabilecek bir ortak dil olarak görüyor. Bu ülkeyi paylaştığı diğer insanlarla adalet ve hak temelli bir iletişimi mümkün hale getiriyor.

Bulaç, başörtülü kadınların ve erkeklerin birbirinin “velisi” olduğunu söylüyor ama kampanyayı yürüten kadınları eleştirirken kullandığı dile bakacak olursak, onun anladığı velayet, Kemalistlerle toplum arasındaki “velayete” benziyor.

***

Bu kampanyaya katılan pek çok kadını tanıyorum ve onların dilinin, dinin özüne, vicdana ve adalet duygusuna çok daha uygun olduğuna inanıyorum. Kürt Sorununda, Alevi Sorununda en çok onlarla anlaşıyorum. Geçmişle yüzleşme ve milliyetçi önyargılarla hesaplaşma konusunda da öyle. Gayrimüslimlerin haklarını kendi haklarından ayırmayışlarını alkışlıyorum. Her 24 Ocak’ta Agos’un önünde onlarla buluşmayı seviyorum. Onları Müslümanların yüz akı olarak görüyorum ve devletçi milliyetçi reflekslerle malul bazı erkekleri de onların içtihatlarını izlemeye çağırıyorum.

Bu aşamadan sonra bu kadınlara, Ecevit’in nezaketiyle söyleyelim, bu hanımlara haddini bildirmek mümkün mü?

Pek sanmıyorum. Zaten onların da bilmeye hiç niyeti yok. İyi ki de yok.
'