• 26.04.2011 00:00

Sıkıcı bir Pazar günü. Ertesi gün okula gideceğim vahim gerçeği aklımın hep bir köşesinde. Bu yetmezmiş gibi, bir de açık unutulmuş radyodan okunan ruhsuz bir “meteoroloji bülteni”ne maruz kalıyorum.

Soğuk, metalik ve tekdüze bir ses, “Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığından” bildiriyor.

“Denizlerimizde rüzgar!”

Hep mi aynı kalıp olur? Evet, hep aynı kalıp olurdu.

“Deniz çalkantılı, açıklarda kaba dalgalı olacak”tı. “Rüzgar kıble ile keşişlemeden üç ila beş, ara sıra 8 deniz mili kuvvetinde esecek”ti. “Hava parçalı çok bulutlu, açıklarda gökgürültülü sağanak yağışlı olacak”tı. “Görüş uzaklığı 10 km, yağış anında 3-5 km dolayında”ydı.

***

Sonra 12 Eylül geldi. Vatanı kurtarmak için darbe yapan muhteris generallerin işkence tezgahlarından geçenler PKK saflarında yerini aldı. Seksenler, doksanlar, “güçlü ordu” ve zayıf hükümetler...

O günlerdeki resmi kalıp ise şöyleydi:

“Olağanüstü Hal Bölge Valiliğinden bildirilmiştir:

Bir!

Siirt ili Eruh ilçesi bilmemne kırsalında dün arama tarama faaliyetinde bulunan güvenlik kuvvetleri bir grup teröristle karşılaşmıştır. Güvenlik kuvvetlerinin dur ihtarına teröristlerin ateşle karşılık vermeleri üzerine çıkan çatışmada, ilk belirlemelere göre iki terörist silahlarıyla beraber ölü olarak ele geçirilmiştir. Çatışmada bir er şehit olmuştur.”

Hep mi böyle olurdu? Yoksa amaç “Madem her seferinde ateşle karşılık veriyorlar, o zaman niye dur diyorsunuz yahu, direk vurun!” mu dedirtmekti?

O zamanlar “sivil vesayet” olmadığı için ne “barışçı çözüm”den söz eden vardı, ne de olup biteni sorgulayacak bir basın. Dağlıca ve Aktütünler için “ne diyorsak o!” kuralı geçerliydi.

***

Ve resmi bayramlar. Halkın “coşkuyla kutladığı” söylenen bayramlar. Ben de kaç kez şiir okumuştum. Etrafta coşku göremiyorsam kabahat bendeydi. Çocuktum anlamıyordum. Ama koskoca TRT’nin yalan söyleyecek hali yoktu!

Fönlü kabarık saçları başında bir kuş yuvası gibi duran, ciddi bakışlı spikerin okuduğu haberin kalıbı her yıl aynı ise, demek ki kutlamalar her yıl aynı şekilde yaşanıyordu.

“Cumhuriyet bayramı bütün yurtta, dış temsilciliklerimizde ve KKTC’de törenlerle kutlandı. Atatürk anıtına çelenk konulması, İstiklal marşının okunması ve göndere bayrak çekilmesiyle başlayan törenler, daha sonra günün anlam ve öneminin anlatıldığı konuşmalarla devam etti...”

***

Şimdi özel radyo ve TV’ler var ve kimsenin “oşinografi dairesi”yle başlayan uzun bir “hava durumu”na sabrı yok. “Oşi...” diyecek olsun, anında “zap” yaparlar.

Çok şükür şimdi Kürt Sorununda, süreç estek köstek de ilerlese, ilk kez barış ulaşılabilir bir hedefi ifade ediyor ve 1990’ların alacakaranlık kuşağını tarihe gömmeye çalışıyoruz.

Ama resmi bayramların Kuzey Kore tarzı totaliter kutlamaları devam ediyor. Üşüyüp ağlayan minikleri teskin etmeye çalışan öğretmenler, töreni tatil etmeye hala cesaret edemiyor. Hakkında soruşturma açılacağından korkuyor. Ailelerinden çok devletten korkuyor, çünkü çocukların devlete ait olduğunu biliyor.

Ben de lisede, sabah derse girmeden önce sıra halinde ıslanırken, günün anlam ve önemini belirten konuşmalar dinlediğimi hatırlıyorum. Ve yanımdaki arkadaşımın ıslanıp üşürken Ferdi Tayfur’un “yine nisan yağmurunda”sını mırıldandığını.

Demek ki normalleşme bazı alanlarda çok yavaş ilerliyor.

Yıllık, olağan resmi tören zulmünü izlerken bunlar aklıma geldi...