‘Kürt Kemalizmi’ olmasın!

  • 10.05.2011 00:00

İçindeyken kolay fark edilmiyor olabilir, ama tarihi günlerdeyiz. Ya kangren haline gelmiş kronik/yapısal sorunlarımızı çözüp, çocuklarımıza doğru dürüst bir ülke bırakacağız, ya da yenilip onların istikbalini karartacağız. Geri dönüşü olmayan bir yol bu, ama felaket tellallığına gerek yok, çünkü artık bu kabustan uyanmanın “çok alametler[inin de] belirdi[ği]” günlerdeyiz.

Cumhuriyetle yaşıt sorunlarımızı çözmenin ilk kez ulaşılabilir bir hedefi ifade ettiği bir aşama bu. Derin devletin geriletildiği, siyasi, etnik, mezhebi husumet ve kavgaların üstüne iktidar kuran odakların ilk kez ‘defansta’ olduğu ve her kesimden çok sayıda namuslu insanın, ciddi riskler alarak elini taşın altına koyduğu bir dönem. Ve eğer başarırsak, çocuklarımıza insanca yaşayabilecekleri bir ülke armağan edebileceğiz.

Ama hiç şüphesiz, böyle bir aşamada bulunmanın kendisi, başarıyı garantilemiyor; sorunlarımızın kolayca çözülebileceği anlamına gelmiyor. Aksine, eğer bu ülkede adalet ve barışın egemen olmasını isteyen güçler bu kez yenilecek olurlarsa, bunun telafi edilebileceği başka bir dönem veya başka bir şans olmayabilir.

Galiba en çok da Kürt sorunu için bu böyle. Bizim kuşak, Doç. Dr. Hüsnü Kapu’nun tespit ettiği gibi, “bu sorunu çözebilecek son kuşak” olabilir. İşte bu yüzden de bu konuyu bütün boyutlarıyla ele almaya, konuşmaya, tefekkür etmeye ve başta hükümet olmak üzere, bütün siyasi aktörlere yol gösterecek bir çözümün ana çizgilerini birlikte inşa etmeye ihtiyacımız var.

Elbette onlarca yıl süren çatışmaların, acıların ve travmanın damgasını vurduğu bir ülkede hiç de kolay değil bu. Ama zor zamanlarda her zaman birilerinin sağlam durması gerekir. Öfke ve intikam duygularına yenilmeden, kavmiyetçiliğin ve milliyetçiliğin körleştirmesine izin vermeden hareket etmeleri, basiretli olmaları, meşhur metaforu hatırlayacak olursak, “çocuğun anası gibi davranmaları” beklenir onlardan.

İşte Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) “Kürt Sorunu: Çözüm İçin Öneriler” başlıklı çalışması, tam da böyle

bir sorumluluk duygusunun ürünü olarak ortaya çıktı. SDE, geldiğimiz aşamada Kürt sorununu masaya yatırmak amacıyla, 22 Ocak 2011’de Ankara’da bir çalıştay düzenledi. “Mevcut durumu bütün boyutlarıyla analiz etmek, çözümü kolaylaştıran ve zorlaştıran faktörleri tespit etmek ve bunlar ışığında atılması gereken adımları somutlaştırmak” amacıyla gerçekleştirilen çalıştayda, farklı dünya görüşü, etnik kimlik ve siyasi tercihlere sahip entelektüeller ve kanaat önderleri, bir araya geldi.

Aralarında Orhan Miroğlu, Doğu Ergil, Vahap Coşkun, Aydın Bolat, Faik Tarımcıoğlu, Yasin Aktay, Mesut Yeğen, Alper Tan, Emin Aktar, Yusuf Tekin, Aytekin Geleri, Hilal Barın, Fehim Işık, Nevzat Çiçek, Necdet İpekyüz, Ümit Fırat ve Murat Yılmaz gibi isimlerin bulunduğu çalıştay, enstitünün çözüme yönelik perspektif oluşturmasına temel teşkil edecek ufuk açıcı tartışmalara sahne oldu.

Bu çalışmadan hareketle SDE’nin ulaştığı sonuçları ifade eden “Kürt Sorunu: Çözüm İçin Öneriler” başlıklı rapor ise Yasin Aktay, Vahap Coşkun ve benim tarafından kaleme alındı. Amaç, sorunun tarihçesine ilişkin sonu gelmez tartışmalara girmeden, uzun ve edebi ifadelere yer vermeden, gayet açık ve yalın bir dille, çözümün izlemesi gereken yolun ana çizgilerini somutlaştırmaktı ve galiba bu da gerçekleşti.

Gelin şimdi rapora daha yakından bakalım. Raporun ilk bölümünde, öncelikle mevcut durumun fotoğrafı çekiliyor; avantajları ve dezavantajlarıyla içinde bulunduğumuz durum mercek altına alınıyor.

İmkânlar ve avantajlar

Mevcut çatışmasızlık durumubu kapsamda bir avantaj olarak tespit ediyor. Eylemsizlik durumunun sona erdirildiğine ilişkin olarak haberlere rağmen, henüz şiddetin başlamamış olmasının önemine vurgu yapılıyor ve “meselenin aklıselim ile ele alınmasını kolaylaştırması, bir konuşma ve anlama imkanı sağlaması bakımından” çatışmasızlık halinin korunmasının değeri vurgulanıyor.

Demokratik Açılımise, içerdiği sınırlılıklara rağmen, Kürt sorununda artık “evrensel tecrübeyi göz önüne alan hak temelli bir perspektifin egemen olması” şeklinde tespit ediliyor ve önemine işaret ediliyor.

Referandum sonrası olumlu atmosfer de “toplumun reform iradesini desteklediği ve sorunun çözümü konusunda bir tür vize [verdiği]” şeklinde tanımlanıyor.

Demokratikleşme adımlarının katkısıda “demokratik bir ortamın doğmasına katkısı” bakımından bu kapsamda ele alınıyor.

Sivil toplumun devreye girmesinin, özellikle Güneydoğu’daki sivil toplum örgütlerinin şiddetin dışlanması konusundaki irade beyanlarının önemli bir avantaj olduğunun altı çiziliyor ve “aynı şekilde İslami duyarlılıklarıyla bilinen bazı STK’ların da -anadil kısıtlamalarının kaldırılması dahil- hak ve adalet temelli çözüm konusundaki irade beyanları da güven arttırıcı bir atmosferin oluşumunda katkıda bulunmuştur” tespiti yapılıyor.

Dış konjonktürün elverişliliği başlığı altında ise, “Mağripten başlayan ve önce Mısır, sonra da Libya’da otoriter rejimleri dönüştüren gelişmeler”in, “aşağıdan yukarı bir demokrasi ve özgürlük dalgasının yayılan etkisini” ifade etmesi bakımından sürece olumlu katkı yapacağı tespit ediliyor.

Sınırlılıklar ve dezavantajlar

Çözümü kolaylaştıracak bir siyasi yakınlaşmanın zayıflığı bahsinde, öncelikle siyasi kültürümüzdeki bu soruna işaret ediliyor, CHP’deki yeni politika arayışının ve Öcalan ile görüşme konusunda Kılıçdaroğlu’nun olumlu yaklaşımının, gerilimi kayda değer ölçüde azalttığı tespit ediliyor, ama “muhalefetin hala çözüm konusunda hükümeti daha geri bir noktadan eleştir[diği] de ifade ediliyor.

Yaklaşan seçimler de siyasi kutuplaşmayı artıracak bir etken olarak ifade ediliyor ve bu kapsamda şu yargıya yer veriliyor: “Bütün siyasi partilerde mevcut olan ve milliyetçiliğin oy kazandırdığına -ve Kürt sorunu konusunda çözüme yönelik radikal adım atmanın oy kaybettireceğine- ilişkin yaygın ve temelsiz inanç, bu konuda seçim öncesi ciddi adım atılmasını güçleştirecektir”.

KCK Davası’nın doğurduğu ortam da “sürecin olumlu yönde ilerlemesinin önündeki en büyük engellerden biri” olarak tespit ediliyor.

Raporun ikinci bölümünde, Kürt sorununa her dönem, farklı bir tartışma veya talep damgasını vurduğu tespiti yapılıyor. Bugün ön plana çıkan iki konudan birinin anadilde eğitim, diğerinin ise özerklik ve yerel yönetim tartışmaları olduğu ifade ediliyor. “Her iki meselenin de yapıcı bir tartışmaya konu edilemediği”nden şikayet edilen raporda, “oysa makul ve serinkanlı bir biçimde ele alındığında, her iki konuda da sanıldığı gibi uzlaşmaz çelişkilerin mevcut olmadığı tespiti yapılabilir” hükmüne varılıyor.

Eğitimde anadilin kullanılmasına ilişkin talebin, bugünkü aşamada diğer bütün kültürel taleplerin ötesine geçmiş göründüğüne işaret edilen raporda, anadilde eğitimin, evrensel insan hakları çerçevesinde tartışmasız bir hak olup, demokratik hukuk devletlerinin imzaladığı temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelerde de ifadesini bulduğu hatırlatılıyor.

BDP ile DTK’nın dile getirdikleri demokratik özerklik modelleri arasında gerek ölçek, gerek yetki ve gerek hukuki statü bakımından önemli farklılıklar olduğuna işaret edilen raporda “DTK önerisinde ölçek, yetki ve statü konusunda belirsizlikler söz konusu iken, BDP önerisinde bu noktalarda bir berraklık vardır” yargısına yer verilmektedir..

Özerklik ve yerel yönetim tartışmaları bahsinde ise, “BDP’nin talepleri ile AB Sürecinde Yerel Yönetimler Şartı kapsamında hükümetin gerçekleştirmesi gereken düzenlemeler arasında uzlaşmaz bir çelişkinin söz konusu olmadığı” ifade ediliyor ve bu süreçteki en çetin tartışmanın, “öz savunma güçleri” konusunda olduğu belirtiliyor. Bunun BDP dışındaki Kürtler arasında da kaygıya yol açtığı, bölgede siyasi çeşitlilik ve çoğulculuğu bastıracak bir “Kürt Kemalizmi” üreteceğine ilişkin bir kaygı doğurduğu ifade ediliyor.

Ve sonra da çözüm önerilerine geçiliyor...

(haftaya: “Sürecin Yönetimi: Atılması Gereken Adımlara İlişkin Öneriler”)

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.