• 26.07.2011 00:00

“Biz çok özeliz, kimselere benzemeyiz” derler. Belki de öyle değildir.

Belki de, demokrasiye giden yolda, başkaları da benzer problemlerle boğuşmuştur.

Daha önce de yazmıştım ama güncel önemine binaen, tekrara düşme pahasına gelin bir daha İspanya’ya gidelim.

Size sağlam duranın kazandığı bir demokratikleşme öyküsü anlatayım, benzeyip benzemediğimize siz karar verin.

İspanyolca demokrasi dersleri

Bask Sorunu, dünyanın pek çok ülkesindeki etnik sorunlara benzer biçimde, etnik ve kültürel çeşitliliğin mevcut olduğu bir ülkede, milliyetçilik ideolojisini temel alan bir devletin siyasi merkezileşme politikasıyla başladı.

Bask milliyetçiliği de bu dönemde belirginleşti.

Bask milliyetçiliğinin ilk siyasi örgütü, Partido Nacional Vasco (PNV) idi. Bu parti, Katolik inancına bağlılığı da içeren, şiddete başvurmadan mücadeleyi öngören bir stratejiyi benimsemişti.

1932’de Azaña hükümeti, siyasi merkezîleşme öncesi mevcut olan bölgesel özerklikleri yeniden tanıdı. Katalonya da Madrid’in verdiği özerklik dolayısıyla,İspanya Cumhuriyeti’nin daha sıkı bağlı bir parçası olarak kaldı. Onu 1936’daBask’a iade izledi.

Ama bu süreç, 1936'da bir askeri darbe ile kesildi. Darbenin lideri General Franco, serbest seçimlerle iktidara gelen hükümete karşı isyan ederek, kanlı bir iç savaşın ardından iktidara el koydu ve İspanya için kara günler de böylece başlamış oldu.

Kendisine verdiği unvanla Caudillo (Önder/Ulu Önder) Franco, kırk yıl süren tek parti diktatörlüğü döneminde sadece bütün ülkeyi bir hapishaneye çevirmekle kalmadı, Bask ülkesindeki ve dolayısıyla bütün ülkedeki barışı katledecek uğursuz bir politikanın da başlatıcısı oldu.

Onunla birlikte Bask kimliği inkar edildi, Basklıların tarihsel hakları ve bu bağlamda özerk statüleri ve kurumları kaldırıldı, Bask dili yasaklandı, bu dildeki kitaplar yakıldı ve bu dildeki eğitim ve yayın illegal hale getirildi.

Bir asker olarak Franco’nun “merkezi bir devlet” ve “homojen bir toplum”projesinden başka bir modeli tahayyül edememesi veya bunu sağlamanın aracı olarak baskı ve şiddetten başka bir yöntemi bilmemesi normaldi ve muhtemelen yaptıklarının kendi iktidarını sağlamlaştırmanın yanında ülkesinin iyiliğine olduğuna da inanıyordu.

Ama çalışma düzenini anlamadığı bir elektronik devreyi “tamir etmek” için ona tornavida ile dalmak neyse, karmaşık bir toplumsal dokuya asker mantığıyla müdahale etmek de oydu. Sonuç tam bir felaket oldu.

ETA, onun ektiği devlet terörü ortamında ortaya çıktı ve 1967’de silahlı mücadele kararı aldı.

ETA’nın eylemleri Bask’taki devlet baskısını ve devlet eliyle yapılan insan hakları ihlallerini daha da yoğunlaştırdı. Ancak baskılar yoğunlaştıkça, işkence edildikçe veya örneğin bazı insanlar “kaybedildikçe”, ETA daha da büyüyordu.

Demokrasiye geçiş

Bu süreç, genellikle 1975’te Franco’nun ölümüyle başlatılır ve 1978’de yeni anayasasının kabul edilmesiyle tamamlandığı kabul edilir (Ancak 1981’deki darbe girişimini de göz önüne alarak bu tarihi 1982’deki genel seçimlere, hatta daha sonrasına kadar götürenler de vardır).

Aslında demokrasiye geçişin ilk safhasıydı bu ve hiç kolay olmamıştı.

İspanyol mevzuatı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun hale getirilecek, toplumun her kesiminin katılımının sağlandığı demokratik bir anayasa yapılacak, ayrımsız bir genel af ilan edilecek ve serbest seçimlere gidilecekti.

 

Kral Juan Carlos ve onun görevlendirdiği Suárez Hükümeti, Bask sorununa çözüm için de bir temel oluşturacak bir “mutabakat anayasası” için kolları sıvadı.

 

Başta ordu olmak üzere, eski düzenin ayrıcalıklarından beslenen kesimler homurdanmaya başladı. Bürokraside, iş çevrelerinde, medyada ve siyasette statükonun devamını savunan ve reformların ülkeyi bölünmeye götüreceğini ileri süren odakların gücü, Franco’nun ölümünden sonra da devam ediyordu.

 

Orduda Bask sorununu gerekçe göstererek iktidara el koymak isteyen çok sayıda subay vardı ve bunlar iktidar hırslarını “ulusal bütünlüğün tehlikede olduğu” söylemiyle kamufle ediyorlardı.

 

Onların tepkisi anlaşılabilirdi. Şaşırtıcı olan, bütün varlığı baskı rejimine karşı mücadele içinde biçimlenmiş olan Bask milliyetçi örgütlerinin bu süreçteki tepkileriydi. Bask Milliyetçi Partisi PNV yalpalıyor, ETA sivil yönetimin elini zayıflatmaya çalışıyordu.

 

Örneğin yeni anayasanın birlikte yapılması sürecinde ironik bir biçimde Bask silahlı hareketi ile Frankist güçler birbirlerininkine yakın bir tutum aldılar. İki parti anayasa referandumuna aktif destek vermedi. Bunlardan birisi Bask’lı PNV, diğeri ise Franko’nun ilkelerini savunan Halk Birliği Partisi’ydi (Alianza Popular).

 

Dahası, sürecin başlangıcından itibaren ETA’nın eylemlerinde astronomik sayılabilecek bir artış oldu. Bir rapora göre 1977’de 29 olan “terör” hadisesi sayısı 1978’de 88’e, 1979’da ise 151’e yükselmişti ve “terör saldırılarının kurbanlarının cenaze törenlerinde ‘orduya yetki!’ haykırışları duyuluyordu” (Díaz-Ambrona ve Ortega).

 

Şiddetin yoğunlaşması demokrasinin gözden düşmesine ve 1978’in ikinci yarısından itibaren de neo-faşist sağın hortlamasına da zemin oluşturuyordu. Öldürülen polislerin cenaze törenleri hükümete ve onun bakanlarına karşı aşırı sağın gösterileri için fırsat oluşturuyordu (Carr ve Aizpurua).

Bir general “arkadan hançerleyen lağım fareleri”nden söz ediyor ve “İspanya ölüyor” diyordu. Frankocu basın “demokratikleşme süreciyle terörist saldırılar arasında bir paralellik kurmaya çalışıyordu” ve aşırı sağ, kitlesel gösteriler ve mitinglerle ordunun iktidara el koymasını ve güçlü bir “ulusal” hükümet kurulmasını dillendirmeye başlamıştı (Díaz-Ambrona ve Ortega).

“Gittikçe daha fazla netleşiyordu ki, ETA İspanya’da demokrasinin kaderi konusunda sadece kaygısız değildi, ama aynı zamanda onun sağlamlaşmasına karşı da aktif bir biçimde düşmanca tutum alıyordu” diyordu Preston.

Baskı ve şiddet kısır döngüsü, ETA’nın ve aşırı sağın birbirlerinin kan iştahasını besleyici bir etki yapıyordu. 1978 ortalarında bile polisin en azından kısmen hükümetin denetimi dışında olduğuna inanmak için sebepler vardı. Örneğin 1 Mayıs’ta Pamplona’daki sendika gösterisinde İspanyol bayrağı indirildiğinde polis plastik mermi ve gaz bombalarıyla saldırdı. 8 Haziran’da San Fermin’deki Boğa Koşusu Festivalinde Navarre’nin sivil yöneticisi olan valinin koyduğu kurallara rağmen komutan Avilla, küçük çaplı bir genel af gösterisine şiddetle müdahale etti. Bir kişi öldü, kırk kişi yaralandı. Vali ve komutan görevlerinden alındılar ama başka bir disiplin cezası verilmedi. Bu olay üzerine bir grev ve gösteri dalgası bütün Bask’a yayıldı. 11 Temmuzda San Sebastián’da yapılan banka çalışanları gösterisine polisin açtığı ateş sonucu bir kişi öldü. Artık Bask ülkesi genel grevle felç olmuştu (Preston).

ETA’ya göre yeni demokratik monarşi “yapmacık bir demokrasi”ydi; yeni hükümet de hiçbir önemli seçim vaadini tutmamıştı (Moxon).

İşte demokrasiyi tesis etmeye çalışan hükümetin ve ona destek olan sivil güçlerin karşı karşıya bulundukları zor sınav da buradaydı. İspanya halkına henüz gerçek bir demokrasiyi yaşamak için “erken” olduğu ve “fazla” veya “çabuk” demokrasinin terörü veya bölünme riskini beraberinde getirdiği sonucuna vararak süreci devam ettirmekten vazgeçebilirlerdi. Frankist unsurlar hala ciddi bir güce sahiplerdi ve demokratikleşmenin zararları konusunda hiçbir propagandayı ihmal etmiyorlardı.

Şiddetin zirvesinde basiret ve sebat: Demokratikleşmeye devam!

Ancak İspanya’nın tarihini değiştirecek dirayetli ve kararlı tutum da bu noktada sergilendi: Kral Juan Carlos ve hükümetler, demokrasiden yana sağlam durarak ve ordu bünyesindeki darbe için fırsat kollayan unsurlara rağmen süreci tamamlama kararlılığını gösterdiler.

Hem ordunun hem de ETA’nın empoze etmeye çalıştığı gündeme teslim olmayıp, kendi gündemlerini kararlılıkla ve adım adım uyguladılar.

Sonuçta, önce ETA operasyonlarından kaynaklanan yıllık ölüm oranı düşmeye başladı ve çözüme giden yol açıldı, sonra da örgütün ana kütlesi silah bırakıp siyasete döndü ve demokratikleşmenin ilk safhası böyle tamamlandı.

Demokrasi İspanya’yı bölmedi. Tersine, hak temelli perspektif, adalet ve demokrasi, onun bölünmesini önleyecek yegane yoldu ve İspanya bu yoldan ayrılmadan, ısrarla ve inatla devam edebildiği için bu süreci bölünmeden atlattı.

İnişli çıkışlı bir süreçti bu. Varılan noktada Bask Sorunu bitmiş değildi, hala da değil. Ama 2006’da ETA daimi ateşkes ilan ettiğinde, sorun artık katlanılabilir düzeye indirgenmişti.

Ne dersiniz, İspanya bize benziyor mu?