• 9.08.2011 00:00

Kürt sorununu, inkar, imha ve asimilasyonla Kemalist devlet başlattı.

Şimdi onun pisliğini temizlemeye, geçmişin acı ve nefret dolu ağır yükünü omzumuzdan atmaya ve kırılanı yapıştırmaya çalışıyoruz.

Halkın seçtiği “Hükümet” halkın seçmediği “Devlet”e sahip oldukça, inisiyatifi ele geçirdikçe, çözüm iradesi de güçleniyor.

Ama görünen o ki, bugün sorunumuz sadece Kemalist oligarşiden ibaret değil.

PKK, devletin çözüm iradesinin zayıfladığını ve hükümetlerin adım atmayacağını fark ettiği her dönemde barış istediğini gösteren önemli jestler yapıyor, ateşkes ilan ediyor vs. Çözüm iradesi belirdiğinde ise gerekçesiz kanlı saldırılarla onu eritiyor.

2004’te AB reformları yapılırken ve her şey iyiye giderken PKK’nın silahlı mücadele kararı almasının hiçbir makul izahı yoktu. O dönemde Öcalan’ın bugün darbecilikten yargılanan derin odağın rehini olduğu, Kandil’den çıkacak “ateşkese devam” kararını engellemek için Öcalan’ın avukatının oraya gönderilip şiddete dönüş kararı aldırdığı söylendi.

Ama ya bugünü nasıl açıklamalı?

2011 yılında bugün de bizzat Öcalan tarafından yapılan “Barış konseyi kuruldu” açıklamasının ardından JİTEM usulü sokak infazlarının, kaza ihbarıyla tuzak kurup polis öldürmelerin, birilerini kaçırıp askeri operasyona çekmenin bir izahı var mı?

Şu an yapılan her saldırının, öldürülen her askerin çözüm iradesine zarar vereceğini anlamamak mümkün mü?

Ak Parti Hükümetinin, KCK tutuklamalarından ordunun operasyonlarını engelleyememeye kadar çok hatası, yanlışı var. Ama bunların hiçbiri, şu yaşadıklarımızın mazereti değil. Çünkü bu hükümet, kendisi açısından en zor sınavı geçerek, Öcalan’ı muhatap alıp adım atma iradesini gösteriyor.

Bunca yıldır, “ben bilmem, önderim bilir, onunla konuş” diyen BDP, bu gerçekleştiği halde, PKK’nın şu veya bu kolunun sabotajına karşı sesini yükseltmiyor, karizması çizilen “önderliğe” dahi sahip çıkmıyor, kendi başına “özerklik” ilan ediyor ve “Kürtler kaybetmez, kaybettirir” türünden marjinal bir gençlik dergisi çevresinin devrimci diliyle tehdit siyasetine devam ediyor.

Galiba hükümet için yolun en çetin kısmı şimdi başlıyor.

Derin Türklerle derin Kürtler, onu yeniden “bu sorunla yaşamaya ikna etmek”için gideceği yola olabildiğince taş yığıyor. Dün açılıma karşı çıkıp bugün Kürt Sorununda hepimizden daha duyarlı olanlar, aynı ateşe benzin döküyorlar. Ak Parti’nin kendi içindeki devletçi ve milliyetçi iğva veren unsurların da fırsatı kaçırmayacağı açık. Şimdi onu, sorunun bir hak sorunu olmadığına ikna edip, onu önceki iktidarlara daha kolay kabul ettirilen “asayiş devleti”ne döndürmeye çalışacaklar.

İşte basiret gerektiren asıl tuzak da burada. Çünkü durduğu an statüko toparlanıp yeniden üzerine gelecek, iktidar hırsları için dünyayı ateşe vermeye hazır darbeciler de istedikleri puslu havayı bulacak.

Zor bir denge bu. Sırat köprüsünden geçmek gibi. Örneğin ne Öcalan’ı yok saymak mümkün, ne de bütün bir yol haritasını onun desteğine bağlamak.

Bu tuzağa düşmeden yola devam edebilmek ise, ancak hak temelli bir perspektifle demokratikleşmeyi ısrarla ve inatla sürdürmekle mümkün.  

Eğer savaşan unsurlar adeta elbirliği içinde süreci baltalamak için bütün kozlarını oynamaya başlamışlarsa, orada ışık doğmuş demektir. Konuştuğum bir güvenlik uzmanı, “çözüme yaklaştıkça şiddetin tırmandırılabileceği konusunda kamuoyunu hazırlamak gerektiğini” ifade ediyor.

Sağlam duranın kazanacağı bir “sinir harbi” bu.

Bunun anlamı öncelikle, “kural izleyici” olmak, birilerine yarayacak veya propaganda malzemesi olacak diye bakmadan, hak sahibine hakkını iade etmektir.

Eğer sorunu muhatap olan siyasi aktörlerle çözemezsiniz, hak temelli olarak çözmeye çalışırsınız.

Şiddetin kendisini meşrulaştırmak için başvurduğu bütün gerekçeleri ortadan kaldırmak gerek. Bu da bütün hakları eksiksiz tanımakla olur. Adalet, hakkı teslim etmekse, burada anadilde eğitime itiraz olmaz. Hak mıdır, haktır, o halde iade edilmelidir.

İkinci olarak, halka güvenmek gerek. Türkler ve Kürtler, herkesin ne yaptığını görüyor ve yaptıklarına bakarak ödüllendiriyor veya cezalandırıyor. Ve sanıldığı gibi sloganlarla avlanmıyor.

Şimdi sağlam durmak gerek. Yolun en dar yerindeyiz ve ışığa bu kadar yaklaşmışken tekrar şiddete teslim olmak ölüm demek.