• 5.07.2012 00:00

 Ertuğrul Özkök, bu ülkede her vatandaşa nasip olmayan bir hukuki hassasiyetle, şikeden mahkum olmasına rağmen, Yargıtay safhası tamamlanmadı diye serbest bırakılan Aziz Yıldırım’la konuşmuş.

“Özellikle Fethullah Gülen’e çok öfkeli”ymiş Fenerbahçe Başkanı. Ama “Başbakan Erdoğan’ı ayrı bir yere koyuyor”muş…

Yine inceden inceye veriyor fiti.

Bugünlerde bazıları Hükümet ile Gülen Cemaati’ni kavga ettirmeye çalışıyor, bazıları da liberallerle muhafazakarların “ittifakını” bozmaya. 

Bunu Hürriyet gibi asli işlevinin bir gereği olarak yapan da var, sosyal değişimin doğasını ve demokratikleşme sürecindeki beraberliğin niteliğini kavrayamamanın ürünü olan bir hayal kırıklığıyla yapan da.

Geçenlerde bir toplantıda liberallerden şikayet eden İslamcı bir yazar, sayıca az olmalarından hareketle, “binde bir oy alanlar kendilerini bu millete taşıtmasınlar” dedi. Kavramın geniş anlamıyla “liberal” sayılabilecek bazı yazarlar da, “kürtaj” veya “operaya mescit” gibi konulardaki tutumuna bakarak, “hükümetin içindeki otoriter öz”ün ortaya çıktığını söylüyorlar. Kendi içlerindeki “Kemalist öz”ün farkında bile olmadan…

Kendince ittifak tesis edip bozanlar da var.

**

Bu ülkede normalleşme çok uzun bir hikaye ve henüz bitmiş de değil.

Türkiye 1950’de çok partili hayata geçtiğinde (daha doğrusu döndüğünde), otomatik olarak demokrasiye de geçmiş olmadı. Biz 60 yıldır ayrıcalıklı bir zümrenin egemen olduğu Kemalist oligarşiden liberal demokrasiye geçmeye çalışıyoruz.

Ama ilk kez bu bir türlü bitmek bilmeyen “geçiş süreci”nin sonlarında olabiliriz.

Çünkü ilk kez “çevre”den gelen bir hükümet, halkın değil egemen zümrenin bekçisi gibi davranan askerlere karşı sağlam durdu, muhtırayı savuşturdu ve alaşağı edilmemeyi başardı.

Menderes ve Özal’ın yapamadığını, onların açtığı yoldan ilerleyen Erdoğan başaracak gibi görünüyor. Çünkü ilk kez onunla, adı konmamış bir “tarihi uzlaşma” gerçekleşti ve bu ülkenin etnik, dini, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak horlanan kesimleri bu geniş şemsiyenin altında veya yanında Kemalist oligarşiye karşı birlikte mücadele verdiler, veriyorlar.

Bugün bürokratik oligarşi geriletilebildiyse, bu güçlerin tarihi uzlaşması ve birlikte hareket edebilmesiyle mümkün oldu.

Bu süreçte rol alan hiçbir sosyal grubun, hiçbir kesimin oynadığı rol ikame edilemezdi.

Darbe girişimlerinden “kapatma davası”na, “27 Nisan”dan “istifa resti”ne, çok kritik kırılma anları yaşandı. Kapatma davasında olduğu gibi, bazılarında felaket kıl payı atlatıldı ve bu süreçte sivil koalisyonun içindeki her unsur bir kapıyı tuttu.

Bazısı kitlesel gücüyle destek verdi bu sürece, bazısı entelektüel alandaki mücadelede eski hegemonyayı tarumar etti, bazısı dünyanın doğru görüntü almasını sağladı, bazısı lojistik destek verdi. Ve sivil alandan resmi alana, pek çok fedakar insan, kendi vatandaşını infaz eden bir yapıya karşı, canını riske ettiğini çok iyi bilerek, büyük fedakarlıklarla derin devlet yapısının teşhir edilmesi için çalıştı.

Ne muhafazakar İslami duyarlılıkları olan kitlelerin desteği inkar edilebilir, ne Kürtlerin, ne liberallerin ve ne sosyalistlerin ve ne de azınlıkların.

O kritik süreçlerde kantarın topuzunu son anda sivil koalisyondan yana bozan o son birim ağırlığın kimden, hangi gruptan geldiğini hiçbir zaman bilemeyiz ve buna ihtiyacımız da yok.

**

Oligarşiyi aşmaktan daha değerli bir dönüşüm yaşanıyor bu süreçte.

Bugüne kadar birbirinden izole edilmiş kesimler arasındaki görünmez bariyerler kalkıyor ve gün ışığında birbirimizin yüzünü görüyoruz.

Darbelere ve muhtıralara karşı yürürken, aynı zamanda bir siyasi ahlakı da inşa ediyoruz. Farklılıklarımızla birlikte doğrularda birleşmeyi ve birbirimizle siyasi mücadeleyi sürdürürken aynı zamanda dayanışmayı ve birbirimizin hukukuna riayet etmeyi öngören bir ahlak bu.

Orta yaş ve üzerinde çok güçlü olmayan, ama özellikle Soğuk Savaş döneminin travmasını yaşamamış yeni kuşakların daha kolay içselleştirebildikleri bir ahlak.

**

Ama asıl “mutlu son” için ihtiyacımız olan bu zemin henüz yeterince gelişmiş sayılmaz.

Dahası, üç-beş darbeci hapiste diye, hukuka saygılı görünen bir genelkurmay başkanı var diye, derin canavar şimdilik hareket edemez halde ve cinayetler durdu diye, yüzlerce yıllık bu devasa organizasyon çöktü sanılmamalı.

Kuşaklar boyu başımıza musallat olan bela küçümsenmemeli. Egemen zümrenin tarihsel ayrıcalıklarından kolayca vazgeçmesi beklenmemeli.

Devletin bu ayrıcalıkları koruyacak biçimde kurulduğu bir ülkede, öyle iki reform yaptınız diye sorun bitmez. Bu ülkede “derin devlet” dediğimiz yapı, devletin içine hasbelkader girmiş yabancı bir unsur falan değildir; o devletin kendisidir.

Dolayısıyla kimse bu süreci geriye dönüşsüz sanmamalı.

Siyasi bir zaferden çok daha değerli olan tanıma ve anlama sürecine zarar verici tutumlardan uzak durmalı.

Bu süreçte yanında duranla ilişkisini ne abartmalı, ne de ondan kendisi gibi olmasını beklemeli.

Maharet, bunu medeni bir siyasi mücadeleye çevirebilmek. Yoksa liberaller, sosyalistler ve İslamcılar birbirleriyle ideal toplumun niteliği konusunda hiçbir zaman anlaşamayacak ve buna gerek de yok.

Hükümet ile Gülen Cemaati arasındaki ilişki de bu bağlamda değerlendirilmeli. Aslında yargı ve istihbarat üzerinden yaşanan bu tartışmaların bugün yapılıyor olması, geçiş sürecini tehdit etmediği ölçüde “hayırlı” bile olabilir.

Çünkü aslolan bugünkü ittihatçı-Kemalist sistemi sadece anti-demokratik siyasi boyutuyla değil, bütün o gayri insani niteliği, yapısı, işleyişi ve zihniyetiyle tasfiye etmektir ve alternatifinin de muhayyel bir gelecekte değil, bugünden şekillenmesi gerek.

Liberaller Ak Parti’den pür liberal demokrat bir siyasi aktör çıkarmaya çalışmamalı. Ak Parti ve çevresindeki İslamcılar da eski rejimin hegemonyasının kırılmasında liberallerin rolünü küçümsememeli.

Hiçbir kesim, daha “içeriden” bir dil kullanarak, bu tanıma, anlama ve birlikte öğrenme sürecini sona erdirmeye yönelik abartılı tepkiler verdirmeye çalışanların dolduruşuna gelmemeli; onların sekterliğine pirim vermemeli.

**

Saçma sapan romantik beklentilere ve kaprislere gerek yok.

Kimse kimseden minnet veya diyet de beklememeli. Çünkü hiçbir kesim diğerine borçlu değil.

Bugün geldiğimiz nokta hepimizin ortak kazanımı, belki hepimiz hepimize borçluyuz ve aslında her kesim kendi iyiliği için en doğrusunu yaptı, yapıyor.

Ama daha çok işimiz var.

Uzun bir yol bu ve henüz sonuna gelmeden olgunlaşmak zorundayız.

Belki de şöyle söylemeli, olgunlaşmadıkça sonuna da gelemeyebiliriz.