• 1.11.2012 00:00

 Hiç kimsenin yüzlerce gencin bedeni üzerinden, çocukların bedeni üzerinden, kendi kirli siyasetini yürütmeye hakkı yoktur” diyor Başbakan Erdoğan.

Doğru.

Ama bunun doğru olmasının önemi yok. Onların yanlışı hükümetin sorumluluğunu kaldırmıyor.

Zaman hayatın aleyhine işliyor.

Açlık grevindekilerden bir kısmı da çocuk ve ölüm hızla üzerlerine doğru geliyor.

***

Oysa çözülmeyecek sorun değil bu.

Üç talep var, anadilde savunma, Öcalan’a tecridin kaldırılması ve anadilde eğitim.

Birinci talep zaten karşılanmak üzere. Adalet Bakanlığı zaten bu hakkın kullanımına ilişkin düzenlemeyi ölüm oruçlarından önce hazırladı. Yani, yarın Allah göstermesin ölümler başladığında, bu hak zaten iade edilmiş olacak.

İkinci talebe gelince, Bakanlık tecridin olmadığını, ailenin dilerse görüşebileceğini söylüyor. O halde gerekirse helikopterle götürün adaya aileyi ve avukatları, Öcalan görüşmezse görüşmesin.

Görüştüğünde “sonlandırın” derse zaten sorun çözülmüş olacak. Görüşmezse veya görüştüğünde “sonlandırmayın” derse, ölümlerin vebali ona da ait olacak.

Sadece üçüncüsü, anadilde eğitim uzlaşmayı güçleştirebilir. Ama bu da mutlak bir engel değil. Grevi sonlandırmanın diğer koşulları gerçekleştiğinde, bu konuda kapıyı kapatmayan bir yaklaşım bile ölümleri durdurabilir.

Durduramadı diyelim. Anadilde eğitime karşı çıkmanın hiçbir ahlaki ve entelektüel meşruluğunun kalmadığı, bunun sadece bir irade meselesi haline geldiği bir ortamda sorumluluk, iade edilecek bir hak için mahkumların can vermesine engel olmayanlara ait olur.

Ama bu düzeye gelsin hiç değilse.

***

Anadilde eğitim de anadilde savunma da hak ve iade edilecek.

Bunu “Türk kurucu ötekisi” temelinde bir ulusal kimlik inşa etmek isteyen Kürt milliyetçileri de biliyor.

Belki de bunu bilmelerine rağmen değil, tam da bunu bildikleri için süreci sabote etmeye çalışıyorlar.

Ya da zaten iade sürecinde olan hakları kendi kazanımları olarak gösterebilmek için bozuk para harcar gibi insan canı harcıyorlar.

Belki başka bir sebep var, belki de sadece saçmalıyorlar.

Selahattin Demirtaş, iki gün önce, çıtayı eylemcilerin koyduğu yerden daha yukarılara taşıdığı şeklinde anlaşılan sorumsuz bir açıklama yaptı.

Anlaşılan o ki, bu insanların hayatta kalması kimlik siyasetinden daha önemli değil. Öyle olduğu içindir ki, “ölmeyin çocuklar, haklarımızı almanın yolu sizin ölümünüz olmamalı, daha iyi bir dünyanın yolu sizin yasınızı tutmaktan geçmiyor” diyeceklerine, grev önlükleri giyip ortalıkta dolaşmayı tercih ediyorlar.

BDP’nin hataları beni çok da ilgilendirmiyor. Ben de “halkımız” dedikleri etnik kimliği taşıyanlardan olmadığım için onları pek ilgilendirmiyorum.

Ama beni hükümetin yaptığı ilgilendiriyor.

Ben ondan derdimize derman olmasını bekliyorum.

***

Bazen siyasette kimilerince zayıflık sayılabilecek adımları atmanın elzem olduğu zamanlar olur. Bile bile lades demenin “akıllı” olmaktan makbul olduğu anlar olur.

Şimdi de onlardan birindeyiz.

Güçlü olmak, devlet diliyle değil, çocuğun anasının diliyle konuşabilmektir.

Biri canına kıymaya kalkıştığında rasyonel tartışma olmaz, ilk yapılması gereken onu hayatta tutmaktır.

Sadece ölüm oruçlarıyla ilgili bir sınav değil bu. Seksen yıldır kaybedilmiş bir güvenin tesisiyle ilgili bir sınav aynı zamanda.

Kazanan, her şeyi bir yana koyup hayattan yana durabilen olacak

Kaynak:http://haber.stargazete.com/yazar/haydi-cozun-su-sorunu/yazi-700871