• 27.12.2012 00:00

 Bildiri savaşları devam ediyor.

Polisi suçlayan ODTÜ Yönetimi de, bu üniversiteyi ve olaya karışan öğrencileri suçlayan üniversite yönetimleri de bana hiçbir şekilde inandırıcı gelmiyor.

Merak ediyorum acaba akademik özgürlük adına hükümeti eleştirmeleri gereken bir bildiri yayınlamaları şart olsaydı bugün ODTÜ Yönetimini ve rektörünü kınayan üniversiteler bunu yapabilecekler miydi?

Ya da ODTÜ’de polisin aşırı güç kullanmasını eleştiren üniversite yönetimleri ve öğretim üyeleri, kendi üniversitelerinde egemen olan örgütlü gruplardan gelen ihlalleri kınamaları gerekseydi ağızlarını açabilecekler miydi?

Birinci gruptakiler, son zamanlarda, özellikle yeni İçişleri Bakanıyla beraber polisin siyasi nitelik taşımayan olaylarda dahi tutumunun sertleştiği bir ortamda onun aşırı güç kullanmadığından nasıl emin olabiliyorlar?

Ya ötekiler?

Görev yaptıkları üniversitelerin militan öğrenci grupları tarafından domine edildiğini ve konuklarınki dahil farklı görüşlerin ifadesine onlar tarafından izin verilmediğini bile bile, ifade özgürlüğünün şiddet kullanılarak engellemesinin bir gelenek haline getirildiği bir ortamda, söz konusu gruplara nasıl bu kadar rahat kefil olabiliyorlar?

Belki de herkes her şeyi görüyor, ama kendi tribününe oynuyor.

Kesin olan ise, iki grubun da akademik özgürlüğü umursamadığı.

**

Batılı ülkelerde bir üniversiteye gittiğinizde, ilk önce oradaki öğrenci etkinliklerinin çeşitliliği cezbeder sizi.

Panolarda ve duvarlarda her siyasi görüşten, yaşam biçiminden öğrenci gruplarının afişlerini, birbirine karşıt fikirleri içeren etkinlik duyurularını yan yana görebilirsiniz. Herkes fikrini açıklar, protesto da eder, ama şiddet yoktur.

Her şey hoş görülebilir ama zorbalık asla.

Özgür bir toplumda üniversite, en aykırı sayılan fikirlerin dile getirilebildiği bir özgürlük adacığıdır. Ortaçağ’da bile üniversite, başka yerde dile getirilse insana deli gömleği giydirilecek fikirlerin görece serbest biçimde ifade edebildiği bir alanı ifade etmiştir.

Bizde ise, özellikle 1933’te üniversitenin köküne kibrit suyu damlatan “Üniversite Reformu”ndan beri üniversiteler birer devlet dairesi veya resmi ideolojinin (Kemalizmin sağ, sol ve İlahiyatlar söz konusu olduğunda islami versiyonlarının) yeniden üretildiği yüksek liseler olarak kurulmuştur ve bütün demokratikleşme süreçlerine rağmen hala da öyledir. Bu süreçlerden en az etkilenen kurumdur o.

Akademik özgürlük baştan beri istenmemiş ve yaşatılmamıştır oralarda.

Ülkede ne altüst oluşlar, ne acılar yaşanmıştır, halkın çoğunluğuna yönelik ne darbeler, ihlaller yaşanmıştır, ama o sessiz kalmıştır; halkın azınlığına yönelik ne pogromlar, ne 6-7 Eylüller yaşanmıştır, ama o ağzını açmamıştır; hatta izah etmiştir. Kürtlerin varlığının inkar edildiği günden beri ne tedipler, tenkiller, tehcirler, katliamlar, faili meçhuller yaşanmıştır, ama o susmuştur; konuştuğunda da iğrenç konuşmuş, darbelere, yasaklara destek bildirileri yayınlamıştır.

Öğrencilerin denetimi de baştan beri sadece polis ve jandarmayla değil, aynı zamanda militan öğrenci gruplarınca da sağlanmıştır. Bu büyük bir yönetme kolaylığı sağlamıştır düzenin sahiplerine.

“Örgütlü azınlıklar örgütsüz çoğunlukları yönetir” kuralı işlemiş, her üniversite adeta bir grubun denetimine “verilmiş” ve onlar eliyle tüm üniversiteler yönetilebilir hale getirilmiştir.

Öğrencilerin kontrol altında tutulması ve üniversitelerin çeşitlilik ve çoğulculuk temelinde her tür fikrin dile getirildiği özgürlük adacıkları haline gelmesi “tehlikesi” de, onlara tahakküm eden militan sağ ve sol gruplar eliyle bertaraf edilmiştir.

Hala da öyledir bu.

Üniversitelerdeki bu “fonksiyonel işbölümü”, otoriter kişilik yapısına sahip öğrenciler için de zengin bir av sahası anlamına gelir. Bu tür öğrenci, kazandığı üniversitede egemen olan grubu çabucak bulur ve ideoloji değiştirme pahasına onun bir parçası olarak, diğer öğrencileri terörize edip egolarını tatmin imkanına kavuşur. Kesin inançlı ve fanatik öğrenci adayı ise, daha tercihlerini yaparken, kendi ideolojisindeki grupların ötekileri bastırdığını bildiği (“geleneği olan”) üniversiteyi seçer ve o baskı mekanizmasının bir parçası olarak yerini alır.

Sonuçta devletin baskısıyla öğrencinin baskısına birlikte maruz kalan geniş bir öğrenci kitlesi ise, ailesinden aldığı “olaylara karışma” öğüdünün de etkisiyle kamusal işlerle ilgilenmez hale gelir. Tuhaf bir süreçtir bu; bazı yerlerde “düzenin koruyucuları” bazılarında ise “düzenin muhalifleri” eliyle o öğrenciler etliye sütlüye bulaşmayan “ideal vatandaş” haline getirilir.

Üniversite üniversite olmaktan çıkar.

**

Gelin üniversitelerde yaşananlara bir bakalım.

Ümit Özdağ Gazi üniversitesine gidiyor ve MHP’de aday olma “günahı” nedeniyle ülkücü öğrenciler tarafından konuşturulmuyor. ODTÜ’de sağcı öğrencilerin barışçı bir gösteri yapmaları mümkün değil. Bunu bütün hocalar bilir.

Son gördüğümde Ankara SBF’de bütün duvarlar sadece sol grupların afişleriyle doluydu ve sadece onlar düşüncelerini ifade edebiliyorlardı. Bir keresinde hatırlıyorum, onlara doğrudan karşıt olmayan öğrenciler bir panel düzenlemek istediklerinde, sadece üniversite yönetiminden değil, pankart açmamaları ve slogan atmamaları kaydıyla, bir de oradaki sol gruplardan da “izin” almışlardı. Bir öğrenci kulübü bir etkinlik düzenlemek istiyor, ama birileri panel başladığı andan itibaren bağırıp çağırarak konuğun konuşmasını, onu dinlemeye gelen öğrencinin de dinlemesini engelliyor. Yumurta yağmuruna tutulan bazen bir bakan olabiliyor, bazen bir yazar.

Yeni bir durum da değil bu. Benim öğrencilik yıllarımdan, sonra 90’lardan, konuşma yapması için davet edilen Mihail Gorbaçov kampustan “hızla uzaklaştırıldı” günlerinden yakın zamanlardaki “YÖK Başkanı ODTÜ’den koşarak kaçtı” türünden haberlere kadar zengin bir tarihi var bu zorbalığın.

Kimisi “sermayeyi” istemiyor üniversitede, burası bizimdir, giremezsin diyor, konuşturmuyor, kimisi “bölücüleri”, kimisi de “hainleri.” Öylesine yüce davaları ve ideolojileri var ki onların, ötekini susturmak meşru oluyor, yaptıkları da “şanlı gelenek.”

Ve bugüne kadar baskının bu boyutundan hiç söz etmeyen, ancak ötekilerin zorbalığına vuran bazı “muhalif” yazarlar da, ifade özgürlüğünün “bizden” olanlarca bastırılmasını mistifiye etmek, şiddete felsefi temel oluşturmak için uğraşıyor.

Aslında onlar da biliyor, birkaç yüz öğrencinin binlerce öğrenciye tahakküm ettiğini, bu tarz bir muhalifliğin sistemi zerre kadar yerinden oynatmayacağını ve düdük çaldığında bu “şanlı geleneğin” sona ereceğini.

Şimdiye kadar bunun hep böyle olduğunu.

**

Hem ideolojik endoktrinasyon içeren bugünkü YÖK sistemine, hem polis şiddetine, hem de öğrenci gruplarından gelen ihlallere aynı anda karşı çıkmak mümkün. “Üniversiteye polis veya jandarma girmesin” demek de ancak böyle anlamlı olabilir. Ve Hükümet açısından da, ancak barışçı gösterilere şiddetle müdahale edilmediği yönünde bir güven tesis edildiğinde “onlar başlattı, yoksa şiddet kullanmayacaktık” sözünün inandırıcılığı olabilir.

Eğer gerçekten demokratikleşeceksek, özgürleşeceksek, üniversitenin akademik özgürlüğe sahip olması şart.

Şiddeti, zorbalığı, ister devletten ister öğrenciden, ister sağdan ister soldan gelsin, toptan mahkum etmek şart. Öğrenci veya değil, en ufak bir şiddet uygulayan kişi, bunu yaptığında üniversite ortamının dışına çıkarılacağını bilmeli.

Tabii ki “her kafadan bir ses” çıkacak üniversitede. Herkes her istediğini dile getirecek, protestosunu da yapacak. Ama “Alinin yumruğunu sallama özgürlüğü Veli’nin burnunun başladığı yerde biter” kuralı da işletilecek ve şiddete hiçbir biçimde izin verilmeyecek.

Er veya geç, ulaşmamız gereken nokta budur.

Üniversite budur