• 17.01.2013 00:00

 “Paris’e başpiskopos olarak atanacak kişi hiç değilse Allah’a inanmalı”demişti Onaltıncı Louis.

“Baş kamu denetçisi”olacak kişi de hiç değilse asgari bir adalet duygusuna sahip olmalıydı.

Ama bu ülkede, devlet katında işlenen hiçbir büyük günahı mükafatsız bırakmayan bir “devlet geleneği” vardı ve Hrant Dink’i “Türklüğe hakaret”ten suçlu bulan mahkemenin kararını “hukuka uygun” bulanlardan biri, Nihat Ömeroğlu, kamu başdenetçisi yapıldı.

İktidarda “Devlet Partisi” olsaydı şaşırmazdım, içerlemezdim.

Sonuçta demokratik çeşitliliği yansıtan ilk Meclis’i dağıtan, derin devleti ve yargısız infazlarıyla bu düzen ve “geleneğin” kurucusu olan CHP’den beklenirdi.

Ama bu geleneğin neredeyse yüz yıl boyunca değişmez kurbanı olan ve ona muhalefet iddiasında bulunan bir siyasi

çizgiden gelen bir hükümetin bunu yapmaması gerekirdi.

**

Hrant Dink’in katledilmesi elbette “okey oynayan üç beş çocuğun işi” değildi.

“Kafes Operasyonu Eylem Planı”nda, Zirve Katliamı ve Rahip Santoro Cinayetiyle birlikte Hrant Dink’in

katledilmesinden de bir “operasyon” olarak söz ediliyordu.

Operasyonun asıl hedefi Ak Parti Hükümeti’nin ta kendisiydi. Çünkü bir darbe yapmak için dış dinamikleri hazır hale getirmek, böylece Batı’nın buna ikna edilmesini sağlamak gerekiyordu.

Bu sadece bir izlenimden ibaret değil.

Ergenekon Davası’nda mahkemenin isteği üzerine Genelkurmay’ın gönderdiği “Önümüzdeki Dönemde Bilgi Destek Açısından Uygulanabileceği Değerlendirilen Bazı Tedbirler” başlıklı 2008 tarihli belgeye bir bakalım.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin doğrudan siyasi faaliyet, propaganda ve manipülasyon merkezi olarak çalıştığını bütün açıklığıyla gösteren belge, öncelikle bir durum tespiti yapıyor.

“Silahlı veya silahlı olmayan yöntemlerle (28 Şubat tarzı) AKP’nin yönetimden uzaklaştırılma koşulları mevcut değildir”diyor ve şöyle devam ediyor:

“Türkiye üzerinde güç ve etki sahibi bulunan merkezi güçlerle (Bunlar küresel sermaye, ABD devleti ve yönetimi, AB ve AB’nin lokomotif gücü Almanya-Fransa ekseni) AKP’nin uyumu yüksektir ve her merkezi güç kendi küresel çıkarlarına uygun olarak AKP’yi gönüllü veya gönülsüz olarak desteklemektedir. … Merkezi güçlerle uyum içerisinde bulunulmadan gerçekleştirilecek bir müdahale[nin] TSK’ya çok ağır şekilde fatura edileceği açıktır… Bu koşullar altında psikolojik harekat açısından önümüzdeki dönemde uygulanabilecek en uygun strateji; ‘AKP yönetiminin merkezi güçlerle olan uyumunun bozulması…”

Ve sonra bunun için yapılacakları uzun uzun sıralıyor.

Başka söze gerek var mı?

**

Adaleti bir yana bırakın, kendisine karşı böyle bir faaliyetin farkında olan bir hükümetin hiç değilse “nefsi müdafaa” adına yapması gereken, elindeki bütün imkanlarla bu cinayetin üzerine gitmekti.

Bu aynı zamanda, kendisine yönelen derin tehdidi ortaya çıkarıp tasfiye etmesi için belki de bulup bulabileceği en büyük tarihi fırsat anıydı.

Ama 6 yıl geçti ve bu gerçekleşmedi.

Dahası Hrant Dink katledildiğinde görevde olanların terfie devam etmesi, hem de bu hükümet döneminde devam etmesi, “geleneğin” bozulmadığını gösterdi.

“Baş denetçi”seçimi de öyle…

**

Oysa insanlar gibi hükümetlerin de önüne imtihanlar koyuyor hayat.

Bazısı kendisine açılan bu krediyi kullanabiliyor, bazısı ise kervan giderken geri kalıyor, “sermayesi olan zamanını” heba ediyor.

Ve bu hem kendisine, hem de ülkeye çok pahalıya mal oluyor.

Demokrat Parti, eğer “6-7 Eylül Terörü”nün cesaretle üstüne gitmeyi başarmış olsaydı, bu zalimliği tezgahlayan güçlerle o günlerde yüzleşmeyi göze alabilmiş olsaydı, belki de 5 yıl sonra kendisine karşı darbe yapacak olan derin güçleri de o gün teşhis edebilecekti.

Ve tarih çok farklı akacaktı.

**

Altı yıl sonra bugün, yapılması gereken hala çok açık:

Devlet katında taammüden işlenen bu kolektif cinayeti bütün yönleriyle aydınlatmak, onun TSK, Emniyet, Yargı ve medya ayaklarını en ince ayrıntısına kadar ortaya çıkarmak.

Bu patolojik formu, kılcal damarlarına kadar teşhis edip temizlemek.

Bunun için, cinayetin altıncı yılında, 19 Ocak’ta, saat 15.30’da, her kesimden adalet isteyenler yine Agos’un önünde olacak.

Ben de orada olacağım.

“Biz hâlâ buradayız ahparig”demek için.

Hak yerini bulana kadar.