• 26.03.2015 00:00

 “Şimdi muhaliflerimizin tek bir ümidi kalmıştır. O da ikimizin kavga etmesi.”

1930’larda Mustafa Kemal’in İsmet Paşa’ya böyle söylediği rivayet edilir.

O yıllarda muhalif olanların böyle düşünmesi anlaşılabilir bir durumdu. Çünkü Tek parti diktatörlüğünde serbest seçimler yoktu ve iktidarın seçim yoluyla değişmesi mümkün değildi.

Bugün iktidarın seçimle değişmesi mümkün. Ama bugün de kendi kronik kifayetsizliğinden dolayı iktidarı daha ileri bir noktadan eleştiremeyen ve dolayısıyla halktan bir türlü iktidar vizesi alamayan CHP-MHP eksenindeki muhalefet, bütün ümidini Erdoğan ile Davutoğlu’nun kavga etmesine bağlamış görünüyor.

Peki bu olur mu?

Muhalefet Erdoğan ve Davutoğlu’nu kavga ettirip AK Parti’yi bölmeyi başarabilir mi?

Kolay sorudan başlayayım: Muhalefetin bunu başarma ihtimali çok düşük. CHP liderinin “boynunuza davulu astılar, tokmak yukarıdaki birisinin elinde… o sizin işinize karışıyor” gibi sözleri, Davutoğlu’nu dolduruşa getirmeye yetmez.

Peki muhalefetin bir türlü yenemediği iktidar partisi, kendi kendisine yenilebilir mi? Onca yıl kader birliği etmiş iki lider bir şekilde kavga edip, her şeyi tarumar edebilirler mi?

Evet, edebilirler. En azından bu imkânsız değil.

Siyasi tarih en yüce ülkülerle yola çıkıp, çok badireler atlatıp, denizler deryalar aşıp, iktidar paylaşımı yüzünden kavga eden kahramanlarla doludur.

Ve bu yüzden yarıda kalıp, ona umut bağlayanları daha kötü bir noktaya düşüren devrimlerle.

İki liderin hikâyesi: Roosevelt ve Taft

İkisi de Cumhuriyetçi Parti’dendi. Yani Amerika’nın muhafazakâr partisinden. Aralarında çok sıcak bir dostluk vardı. Birbirlerine yazdıkları mektuplar bugünkü ölçülerle okunacak olsa, yanlış anlaşılabilecek kadar sevgi doluydu.

Theodore Roosevelt, 1901’de başkan olunca William Howard Taft’i önemli görevlerde yanında tuttu. Yıllar içinde gayet uyumlu çalıştılar ve dostlukları da devam etti. Öyle ki, iki dönem başkanlık yapan Roosevelt, 1908’de üçüncü kez aday olmaktansa, ki o dönemde bu mümkündü, dostu Taft’i aday göstermeyi tercih etti ve bununla da yetinmeyip, onun seçim kampanyasında aktif olarak çalıştı. Ve sonuçta seçim kazanıldı.

Ancak Taft başkan seçildikten sonra bazı şeyler değişmeye başladı. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardı ve Taft de kendi programını uyguluyor, Roosevelt’in başlattığı işleri devam ettirmemek veya onun değer verdiği bazı kişileri görevden almak gibi, Roosevelt’i kızdıran işler yapıyordu. Belki de Roosevelt bir başkan değil, kendi yerine bir arkadaşını seçtiğini düşünüyordu. Derin bir hayal kırıklığı pişmanlığa dönüştüğünde, 1912 yılında yapılacak olan seçimlerde ona karşı aday olmaya karar verdi. Parti tabanında Roosevelt’e destek fazlaydı ama parti liderin denetimindeydi. Partisi Taft’i başkan adayı seçtiğinde ise Roosevelt başka bir parti kurup oradan aday olmaya karar verdi.

Sonuçta ne mi oldu? Muhafazakâr oylar ortadan ikiye bölündü. Roosevelt yüzde 27, Taft  yüzde 23 oy aldı. İki partinin toplam oyu yüzde 50 küsur ediyordu ama seçimi yüzde 40 civarında oy alan Demokratların adayı Wilson kazandı.

Ve Cumhuriyetçiler uzun yıllar iktidar yüzü görmedi.

Kim haklıydı? Kendisine başkanlığın yolunu açan ve ondan çizdiği yolda yürümesini bekleyen Roosevelt mi, yoksa başkan olarak otoritesine saygı bekleyen Taft mi?

Muhafazakârların bunu tartışmak için artık epeyce uzun zamanları vardı.

Erdoğan ve Davutoğlu’nun sınavı

Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu’nun içinden geldikleri uzun ve zorlu yolculukta oligarşiyle savaşmak nispeten kolaydı. Türkiye’nin ayrıcalıklı kesimleri, bürokrasisi, sermayesi ve cuntacısıyla da. Onların siyasi temsilcisi olan CHP ile de.

Ama belki de iki liderin asıl sınavı bunlar değildi. Belki onların “imtihanı” yeni başlıyor.

Bu sınavı geçmek için ortalama insanın içindeki en güçlü tutkuyu ifade eden “iktidar”dan daha güçlü bir motivasyon kaynağının olması gerekir. Yeri geldiğinde hakkı olanı yapmaktan geri bıraktıracak; hatta gerektiğinde mevki ve makamından bile feragat ettirecek daha güçlü bir kaynaktan söz ediyorum. Çünkü bazen o iktidar tutkusu, onun hazzı, kendisini yüce ahlaki veya siyasi idealler şekline sokar, insanın gözüne öyle görünür, daha doğrusu insan onu kendisine bile ancak öyle kabul ettirebilir.

İki liderin de bunu bilen bir gelenekten geliyor olmaları, ilk bakışta bir avantaj gibi görünebilir. Ama bilmek, soyut bir ilkeyi kendisine uygulamak bakımından başarıyı garanti etmez.

Bu bağlamda iki liderin zor sınavda karşı karşıya bulundukları en az iki riskten söz edilebilir.

Hükümet sisteminden kaynaklanan sorun

Birincisi, Türkiye’deki hükümet sisteminin yetki ve sorumluluk paylaşımı bakımından arz ettiği dengesizliğin, en iyi niyetli iki kişi arasında bile sorun çıkarma potansiyeli var. Parlamenter sistem ile yarı-başkanlık sistemi arasındaki kararsız denge, cumhurbaşkanı ile başbakan arasında sınır ihtilaflarına sebebiyet verebilecek bir nitelik taşıyor.

Kifayetsiz muhterisler sorunu

İkincisi, her liderin çevresinde kendilerini gösterebilmek için kraldan çok kralcılık yapan, kendi bireysel çıkarının ötesinde bir gündemi olamayacak ölçüde ufku dar, oportünist kişiler olur ve onlar, kendilerini gösterebilmek için abartılı bir gerçeklik algısı yaratmaya çalışırlar. Örneğin Erdoğan’a yakın görünerek Davutoğlu’nu eleştiren, kendisinin ne kadar sağlam olduğunu göstermek için onu “paralel yapıyla mücadelede yetersiz”, hatta “ihanet içinde” göstermeye çalışan milletvekili aday adayları olduğunu biliyorum. Öteki tarafta da tersini yapanlar olabilir.

Bu anlamda iki liderin de işi kolay değil.

Çünkü bir anlamda ikisi de her şeyden önce kendi iç dünyasında, kendisiyle yapacağı savaşı kazanmak zorunda.

Sınavı geçebilmek için

Adalet ve Kalkınma Partisi, bütün eksikliklerine rağmen bu ülkedeki Kemalist oligarşinin aşılmasını ve sistemin demokratik dönüşümünü gerçekleştirecek genişlikte kitlesel tabanı olan tek siyasi güç. Elbette er veya geç, bir gün o da ömrünü tamamlayacak.

Ama yüz yılda ilk defa bu kadar yakınına geldiğimiz Kürt Barışını tamamına erdirmeden, sivil-asker ilişkilerini normalleştirmeden, Alevi Sorunu çözmeden ve seçilmişlerin üstünlüğünü sağlam anayasal güvencelere kavuşturmadan ömrünü tamamlaması felaket olur.

Özellikle İslam coğrafyasında Müslüman demokrat alternatiflerin ezildiği, yenildiği, halkların yerel diktatörler ile El Kaide ve Işid gibi örgütler arasında tercihe zorlandığı ve Batı’dan esen rüzgarların Sisi’lere, Esad’lara yol verdiği bir dönemde bunun olumsuz etkisi Türkiye ile de sınırlı kalmaz.

Roosevelt ile Taft’in durumuna düşmemek mümkün. Bunun için iki liderin de sorumlu davranması gerek.

Başkanlık sistemine geçilinceye veya parlamenter sistem içinde yetki ve sorumluluk dengesini sağlayacak yeni bir düzenleme yapılıncaya kadar, bu geçiş sürecini krize yol açmadan nasıl atlatabileceklerini konuşmaları gerek.

Böylece, bu kriz potansiyelini eritip, enerjilerini yeni Anayasa için sarf edebilirler.

Ama hepsinden önce, elinde mucize ilaçlar olanları, büyük laflar edenleri etraflarından uzaklaştırmalarını öneririm.