• 17.03.2019 00:00
  • (4732)

 Beril Dedeoğlu uzun yıllardır tanıdığım, sevdiğim ve her konuda aynı düşünmesem de fikirlerine saygı duyduğum bir arkadaşımdı. Yanılmıyorsam ilk kez Yıldız Üniversitesi’nde bir konferans sırasında tanıştık, sonra yollarımız başka üniversitelerde, toplantılarda kesişti. Kızım Galatasaray Üniversitesi’nde onun öğrencisi oldu. Üyesi olduğumuz mesleki örgütlerin etkinliklerinde, düzenlediğimiz toplantılarda, zaman zaman da yemeklerde buluştuk. Hep konuşacağımız, paylaşacağımız bir şeylerimiz vardı.

En son Kültür Üniversitesi’nde düzenlediğimiz KKTC Dışişleri Bakanı Kudret Özersay’ın katıldığı toplantıda birlikteydik. Sonra yazıştık, konuştuk ve bir başka toplantıda daha buluşmak üzere sözleştik. Ama ne yazık ki, onu bir daha ancak Galatasaray Üniversitesi’nde adına düzenlenen veda töreninde görebildim. Toplantıdan iki gün önce beyin kanaması geçirdiğini öğrendik, umutla bekleyişimiz geçtiğimiz hafta içinde gerçekleşen beyin ölümüyle sona erdi. Beril 58 yaşında aramızdan ani bir şekilde ayrıldı.

Beril Dedeoğlu sevilen bir hoca, iyi bir akademisyen, ciddi bir köşe yazarı ve daha pek çok şeydi. YÖK’te görev aldı, bakanlık ve rektörlük yaptı, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurul’unda çalıştı. Onu yakından tanıyanların bildiği gibi tüm bu özelliklerinin ötesinde kelimenin tam anlamıyla iyi bir insandı. Her zaman güler yüzlü, hangi görevde olursa olsun mütevazıydı. Ben ve sanıyorum pek çok arkadaşı onu en çok insani özellikleriyle, yaptığı esprilerle, hayata bakışı ve duruşuyla hatırlayacak.

***

Bugün aramızda olsaydı muhtemelen o da köşesinde Yeni Zelanda’da gerçekleşen vahşi saldırıyı kınar, ırkçılığın bir türevi olan Müslüman karşıtlığının analizini yapardı. Çünkü bu sıradan bir saldırı, basit bir cinayet ya da gündelik bir terör eylemi değil. Medeniyetler ekseninde yeni gelimleri tetikleyebilecek nitelikte bir olay. Saldırganın hastalıklı ruh halinin, eylemin yapılış tarzının, canlı yayınla aktarılmasının ötesinde ilgiyi hak ediyor. Üstelik de bizi her açıdan çok yakından ilgilendiriyor.

Yayınladığı manifestosunda Türkiye özel bir yere sahip, benzeri düşüncede olan insanlara Türkiye’ye saldırı çağrısı niteliğinde. Henüz eyleminin örgütlü olup olmadığını, arkasında bir devlet desteği olup olmadığını bilmiyoruz. Büyük olasılıkla “yalnız kurt” diye adlandırılan kişi ya da kişiler tarafından düzenlenmiş bir saldırı. Norveç’te Anders Breivik’in 2011 Utöya katliamıyla, Amerika’da birkaç hafta önce eylemini gerçekleştiremeden yakalanan Christopher Paul Hasson’un planladıklarıyla benzerlikler taşıyor. Hatta zanlılardan birinin Breivik’le temasta olduğu bile söyleniyor.

Eminim Türkiye’de de, dünyanın pek çok başka ülkesinde de bu benzerlikler ve ilişkiler güvenlik örgütleri tarafından masaya yatırılıp, tehdit değerlendirmesi yapılacak, gerekli önleyici tedbirler elden geldiğince alınacaktır. Sosyal medya kanallarının terör eylemlerinin aktarılmasında bu denli etkin bir şekilde kullanılması ve şiddetin taşıyıcısı olduğu mesajın ana akım medya organları tarafından farkında olunmadan aktarılmasının da üstünde durulacaktır. Ancak asıl üstünde durulması gereken bu tür şiddet eylemlerine zemin hazırlayan ortam.

***

Irkçılığın, ayrımcılığın, Müslüman karşıtlığının tabii ki tarihi arka planı var. Genel olarak İslam, özel olarak da imparatorluk dönemi Türkiye’si Batı’nın kendini tanımlama aracı olarak görülmüş. Sorunun kökenlerini Hegel’e, hatta Aristo’ya kadar da götürmek mümkün. Milliyetçiliğin, Nazi anlatısının da etkisi büyük. Fakat sorun günümüzde, bir takım insanların diğerlerinden üstün olduğuna hala inanmalarında, mesela Türkiye’yi salt aidiyeti, kimliği yüzünden AB dışında bırakmak istemelerinde.

Sarkozy’nin, Merkel’in ve daha bir çok ana akım siyasetçinin, hepsinden önemlisi AB vatandaşı milyonlarca insanın Türkiye’ye ne yaptığından çok ne olduğu yüzünden karşı olmasında. Trump’ın başkan seçilir seçilmez Müslüman çoğunluklu ülkelerden gelenlere karşı vize ambargosu koymasında. Macaristan’daki, Çek Cumhuriyeti’ndeki, Slovakya’daki popülist politikacılarda. Şiddetin değil ama Müslümanlara karşı ayrımcılığın büyük kitlelerce içselleştirilmiş olmasında.

Bethany Allen-Ebrahimian’ın 16 Mart 2017’de Foreign Policy’de yazdığı gibi Amerika’da artık İslam karşıtlığını besleyen bir endüstri var. IŞİD gibi terör örgütlerinin uygulamalarının Müslümanlığa atfedilemeyeceğini anlatan akademisyenler bile tehdit ediliyor. Center for American Progress (CAP) tarafından 2011 yılında yayınlanan bir raporda aşırı sağcı yedi fonun 2001-2009 yılları arasında Amerika’daki düşünce kuruluşlarına Müslüman karşıtlığını körüklemek için 42.6 milyon dolar dağıttığı belirtiliyor.

İslam karşıtlığı, Müslüman düşmanlığı sadece Avrupa ya da Amerika’ya özgü bir durum da değil. Çin’de neler olduğunu Uygurların nasıl toplama kampı benzeri yerlerde “eğitildiklerini” çok yakın bir geçmişte gördük. Rohingyalar’a karşı Myanmar’da uygulanan ayrımcılığı, şiddeti, devlet terörünü de henüz hiç birimiz unutmadık. Dünya giderek daha fazla medeniyetler ekseninde kırılıyor. El Kaide ve IŞİD’in bıraktığı yerden Breivik’ler, Tarrant’lar başlıyor. Onların fikirleri ve fikirlerini yayma biçimleri giderek daha fazla taraftar buluyor.

Bu çok tehlikeli bir eğilim. Bir köşe yazısıyla anlatılamayacak ve anlaşılamayacak kadar karmaşık bir süreç. Hepimize sağduyulu olma, karşı tarafı suçlama yerine doğru analiz yapma ve soruna çözüm üretme sorumluluğu yüklüyor. Cuma günü Galatasaray Üniversitesi’ndeki veda töreninde çok duyarlı bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işaret ettiği gibi muhtemelen Beril’in de üstünde düşüneceği bu konuda öğrencilerinin, daha da önce biz meslektaşlarının ciddiyetle çalışması gerekiyor… 

 

19-03/17/beril-dedeoglu.jpg