• 20.12.2018 00:00

 Kimi makamını, konumunu kadın karşıtlarının emrine verip yetkisini aşan söylemle çıkıyor toplum karşısına. Kimi bir hukuk devletinde açıkça suç sayılacak ayrımcı, eşitlik karşıtı beyanatı, yasal görevini çiğneyerek, vermekten çekinmiyor. Kimi kalemini, köşesini hizmete koşuyor.

Siyasi iradenin ve kamu otoritesinin tek temsilcisi, kadın haklarına saldırı niteliğindeki konuları zamana yayarak, sadece kendisinin malumu olan bir vakte öteliyor. Seçim öncesi toplumsal tepkinin yaratacağı şimşekleri, kendisinden olabildiğince uzağa yönlendirme politikası izliyor. Tek karar vericinin tek bir kelamı hatta tek bir kaş çatışıyla sus pus olan, kişi ve kurumlar, bu kurumların temsilcileri, gönüllü ya da vazifeli paratoner işlevini üstlenmiş halde. Kadınların öfkesinden doğan şimşekleri, yıldırımları başkanın uzağına, kendi üzerlerine çekip, partinin ve ittifakın seçim başarısını(?) gölgelemeden, kadın karşıtı kamuoyu oluşturmayı iş edinen pek çok kişi var.

Kimi makamını, konumunu kadın karşıtlarının emrine verip yetki aşımı niteliğindeki söylemle çıkıyor toplum karşısına. Kimi bir hukuk devletinde açıkça suç sayılacak ayrımcı, eşitlik karşıtı beyanatı, yasal görevini çiğneyerek, vermekten çekinmiyor. Kimi kalemini, köşesini hizmete koşuyor. Tesadüfî görünmüyor üstelik hiçbirisi. 31 Mart 2019 yerel seçimlerine kadar sürdürüleceği açıkça görülen kamplaştırma politikasının rüzgarıyla, medeni kanun karşıtlığının yelkeni alabildiğine şişiriliyor. Bu biraz muğlak girizgahı noktalarken Kasım ayında geleceğini tahmin ettiğim fırtınaya aralık ayında ve farklılaşmış haliyle yakalandığımızı da belirteyim.

Kasım ayında beklediğim tehlike, yoksulluk nafakasına ilişkin düzenlemeyi değiştirme bahanesiyle Medeni Kanuna, gece yarısı önergeleriyle müdahale edilmesiydi. Parlamentoda çıkarılacak bir torba yasayla kadın hakları, birkaç dakika içerisinde tırpanlanabilirdi. Fakat tek siyasi irade, tek kamu otoritesi kimliğine sahip başkan, durun dedi ve durdular. Yerel seçimlere kadar tek kelamıyla öteledi başkan, yıllardır süren saldırıları. Ve o tek kelamla meclis de durduğu için kasım ayında korkulan yasa çıkmadı. Ertelendi. Seçim sonrasına ve artık gittikçe ürkütücü bir kelime haline dönüşmekte olan “bütüncül” düzenleme vaadiyle.

Bu köşeyi takip eden okurlarımızın hatırlayacağı gibi erteleme kararı üzerine kadın haklarına yönelik tehdidin sürmesiyle tartışmaların, devlet tarafından tüm kadınlara uygulanan psikolojik şiddet boyutuna evrildiğini yazmıştım. İşte şimdi aralık ayında, kara kışla yarışırcasına yoğunlaşan saldırılarla psikolojik şiddetin dozunun arttığı, aktörlerinin çeşitlendiği günleri yaşıyoruz. Ayın ilk yirmi gününde neler olduğunu birkaç örnekle hatırlayalım, zira tümüne sayfalar yetmez.

Önce Konya’dan bir uzay bilimleri profesörü sahne almıştı hatırlanacağı gibi. Kadın politikacılara oy vermeyeceği şantajıyla evi işaret etmişti kadınlara. Sonra tepkiler üzerine silmişti o mesajını. Ancak sildiği mesajın yerine bir başka mesaj eklemeyi de ihmal etmemişti. Camianın akıl danesi kimliğine sahip bir psikiyatri profesöründen inciler(!) yerleştirdi, kişisel sosyal medya hesabına.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan adıyla imza taşıyan görsel, anneliğin haddinden fazla abartılması yanında, ulus devlet ideolojisiyle uydurulmuş meslek olan “ev kadınlığı kutsaması” üzerine. Bir psikiyatri profesörünün, bir insanın yetişmesi, davranış ve karakterinin şekillenmesi, hayat tarzının, yaşam felsefesinin oluşması üzerinde annelik rolünün kısıtlı etkisini bilmemesi mümkün değilken. Üstelik babalık rolünü solda sıfır sayıp hiç dile getirmeyişin de o dile dolanarak çürümüş sakız tadı veren “fıtrata” aykırılığına değinmeden söylemesi imkansız görünen sözler içeriyordu o görsel.

Lafı uzatmak pahasına burada bir parantez açıp, sütannelik kurumunu hatırlatmak istiyorum, doğu-batı karşıtlığı ekseninde, kadının çalışma hakkına saldırırken dini ve anneliği işaret edenlere. Peygamberimiz altı yaşına kadar sütanne elinde büyümüşken, annesinden uzak yetişmişken hangi akla hizmet anneliği bu denli abartırlar? Hadi “çocukluğu İslam öncesine aitti” denebileceği için –ki Haşimî soyu söylemini inkar olur ya neyse- torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i düşünelim. O çağın, o coğrafyanın kültürünün kaçınılmaz bir parçası olan sütannelik kurumunun dışında, kendilerini doğuran anneleri tarafından yetiştirildiklerini kim iddia edebilir? Bu durumda Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma’nın anneliğine ve torunlarının iyi yetişmesine dil uzatmış olduklarını bilmezler mi? Bilirler. Bilirler de politik gerekçelerle söylemezler. Bu politik gerekçeler şurada hepitopu on altı yıldır var olan Adalet ve Kalkınma Partisiyle, yüz yılını henüz doldurmamış Cumhuriyet karşıtlığıyla filan da sınırlı değil. En eski, en geniş katılımlı parti sayabileceğimiz patriarkal politikalar gereği söylemezler.

Son yazımda Abdurrahman Dilipak tarafından kadın beyanını esas alan hukuk ilkesine karşı çıkma arası olarak cinsel saldırının hafifsenip normalleştirilmesi, örneğini yazmıştım. Bugün biraz geride kalmış olsa da Nevzat Tarhan imzasıyla sosyal medyada paylaşım rekorları kırmış olan söyleme değinmeyi tercih ettim. Saldırılar bu kadarla sınırlı değil ve yazmaya devam edeceğim. Bir ucuz televizyon söylemi olan “az sonra” etkisi yaratacak belki ama tek bir yazıyı haddinden fazla uzatıp okunmaz hale getirmek yerine ve sevgili editörümü daha fazla bekletmemek için göze aldığım bir risk. Saldırılar artarak, aktörlerin çeşitlenmesiyle sürerken verilecek örneklere başka yazılarda devam etmek niyetindeyim. Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı, Kamu Baş Denetçisi, Yeni Akit, Diriliş Postası, Gerçek Hayat filan kendilerini unuttuğum zannıyla gönül koymasınlar.

Onların hakkı haftaya…