• 6.01.2021 00:00

 Erkek şiddeti cinskırım boyutuna varmışken görmezden gelmek mümkün değil tabii ama bazıları için şiddetin kökenine inermiş gibi yaparak gerçekleri bulanıklaştırma arayışına engel değil. Özellikle kadın/mağdur beyanı esastır ilkesine itirazların bunca yükseldiği ortamda katil/erkek beyanında hikmet arayıp, failin bahanelerinde aradıkları hikmeti bulanlarca toplumun dikkati yine kadınların üzerine çevriliyor. Ataerkil şiddetin cinskırım halini aldığını yok sayamayanlar faili gözden kaçıracak, şiddetin nedenlerini bulanıklaştıracak yöntemler kullanmaya girişiyor. Aylin Sözer cinayetinde failin bahane olarak kullandığı sözlerin basında somut bilgi gibi yer alması bu çabaya örnekti. Kadın beyanına güveni sarsma çabasının bir parçası erkek beyanını sorgusuz sualsiz kabul etmek, kabul ettirmek galiba. Neyse ki medya ombudsmanı tarafından itiraz edildi. Failin sözlerinin bilgi gibi yazılmasını gazetecilik mesleği açısından sorunlu, olarak değerlendirdi. Ne kadar etkili olacağı bilinmez ama gerekli ve önemli bir duruştu.

Ancak köşe yazılarında hâlâ failin beyanına dayalı yorumlar görmek mümkün. Örneğin “Kadın gövdesinde sahnelenen erkek şiddetinin kökenleri” başlıklı yazısında Ergün Yıldırım “eski sevgilisi olduğu söylenen” yazabilmiş, Aylin Sözer’in katili olan failin sözlerini esas alarak. Dillerin çok alışık olduğu diğer etiketler da yapıştırılmış. Öğretim üyesi olduğu belirtildikten sonra gelen “bekar kadın” vurgusu, kitapları üniversitelerde okutulan profesörün öne çıkardığı bir etiket. Ve fail için “eski sevgili olduğu söylenen, uyuşturucu bağımlısı” tanımlarıyla hoca, usul usul iniyor şiddetin kökenine(?): “Bir günde üç kadın üzerinde tezahür eden şiddeti…” Tezahür eden kelimesi de ne kadar incelikli seçilmiş ya hu! Erkek şiddeti hüda-yı nabit sanki bir anda beliriveriyor! Neyse devam edelim: “… şiddeti ayrıntılı okuduğumuzda bunu açıkça görüyoruz.” Ayrıntılı olarak incelemiş hoca, medya haberlerini dikkatle okumuş yani. Katillerden birisinin madde bağımlısı oluşu, birinin sabıkalı oluşu birinin de şizofreni hastası oluşunu dikkate alarak erkek şiddetinin kökenlerini bağımlılık, hastalık ve adi suçlara, suç işleme alışkanlığına dayandırıvermiş.

İlk olarak belirtmek gerekir ki 2020’nin son günlerinde ataerkil şiddetle öldürülen kadınların sayısı dört idi. İlaveten üç tane de şüpheli kadın ölümü geçti kayıtlara. 2020 yılı çok sayıda şüpheli kadın ölümüyle rekor kıran bir dönem olmuştu zaten. Sadece nisan ayında 20 şüpheli kadın ölümü vardı örneğin. Ve intiharlar. Hele hiç kimsenin intihar olduğuna inanmadığı Aleyna Çakır gibi intiharların sayısı sadece Bingöl’de kırktan fazlaydı. 'Cinayet sayısının 266 ile sınırlandırılabilmesinin sırrı intiharlar ve şüpheli ölümler olabilir mi?' şüphesi akıllardan çıkacak gibi değil. Kayıtların güvenilir, bilgilerin sağlıklı olduğu yönündeki şüphelere rağmen yine de resmi veriler üzerinde yapılan resmi analizler Ergün Yıldırım’ın ne denli yanıldığını göstermek için elverişli.

Polis Akademisi yayını kadın cinayetleri analizine göre erkek şiddetiyle öldürülen kadınlar arasında bekar olanların oranı sadece yüzde 16, boşanmış olanlar da yine yüzde 16 ve iki grubun toplamı bile yüzde 58 oranla öldürülen evli kadınların neredeyse yarısı kadar. Adi suçlar, suç işlemeye yatkın olanları bulmuştu hoca şiddetin kökeninde ancak emniyet kayıtları hocayla aynı fikirde değil. Anılan yayına göre faillerin yüzde 86’sı sabıkasız. Peki psikiyatrik rahatsızlıklar, alkol ve uyuşturucu madde bağımlılarınca işlenen kadın cinayeti oranı neymiş ona da bakalım. Polis Akademisi analizi bu üç grubu tek başlık altında toplamış. Cinayet saikleri başlığı altında yer verilen diğer etkenler arasında, ruhsal bedensel sorunlar, madde bağımlılığı yüzde 13 oranıyla belirtilmiş. Ve yine hocanın önemsediği ekonomik sorunlar yüzde 7 oranıyla yer almış, cinayet saikleri arasında. Özetle erek şiddetini inkar edemez olunca sebeplerine ilişkin gerçekleri tepe taklak eden değerlendirmeler yapılabilmiş. Maktulü sorgulayan yaklaşımlarla kadınların bekar oluşu şiddetin kökeniyle ilişkili gösterilebiliyor. Oysa analiz öldürülen kadınların sadece yüzde 16’sı diyor. Failin sabıkalı, suça yatkın oluşunu en önemli sebeplerden birisi olarak göstermişti, oysa polis kaynakları ataerkil cinayetlerin sadece yüzde 14’ünde failin geçmişinde sabıka kaydı olduğunu söylüyor. Psikiyatrik hastalıkları ayrı bir kategori olarak saymıştı hoca. Ve alkol, uyuşturucu madde bağımlılığı ile ekonomik sıkıntıları şiddetin kökeninde en önemli yerlere oturtmuştu. Ancak yine emniyet verilerinin tek başlık altında topladığı madde bağımlılığı ve ruhsal bedensel sorunların sadece yüzde 13 oranında cinayet saiki olduğunu söylüyor. Diğer yandan işsizlik başta gelmek üzere ekonomik zorlukların etkisi ise yüzde 7 olarak tespit edilmiş, Polis Akademisi uzmanlarınca.

Erkek şiddetinin, ataerkil cinsiyet rejimiyle inşa edilmiş kadın ve erkeklerin eşitsiz konumundan kaynaklandığını inkar edebilmek için rakamlara takla attırılıyor. Toplamda yüzde yirmiye ulaşan saikler şiddetin kökeni gibi gösterilirken resmi analize göre yüzde seksene ulaşan nedenler görünmez kılınıyor. Rakamlara takla attırma çabasına yönlendiren motivasyon ise İstanbul Sözleşmesi karşıtlığı. Cinsiyet eşitliğine itiraz için feminist mücadele yöntemlerini karalama çabası ağır basıyor. Erkek şiddeti kavramı kullanılsa bile cinskırım boyutuna yükselmiş şiddetle mücadele ikinci plana düşüyor. Şiddetin kökeninde yatan eşitsizlik inkar ediliyor. En başta toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesine karşı çıkmak isteği ve bu ilkeyi değersiz gösterme niyeti geliyor:

“Kadına yönelik erkek şiddetinin kökeninde erkek olmak yok. Erkeklik de yok. Erkeklik yüklemesi de kadınlık yüklemesi de her toplumda var ve bu toplumda da olacak.” Toplumsal cinsiyet kavramına ve eşitlik ilkesine karşı çıkarken inşa edilmiş cinsiyet rolleri kavramı yerine erkeklik yüklemesi ve kadınlık yüklemesi ifadelerini kullanıp bunların toplumsallığını da kabul ettikten sonra arada ne fark kaldığı, düşüyor akla. Kalan tek farkın eşitlik talebi olduğunu hemen görüyoruz elbette. Sorun olan sadece eşitlik. Ve ataerkil şiddetin kökenindeki cinsiyet eşitsizliğini gözden kaçırmak için illüzyona başvurulup yüzde yirmi yüzde seksenden önemli gösteriliyor.

Kadın hakları savunusu ve İstanbul Sözleşmesi hakkında yürütülen karalama kampanyasının etkisi altında olduğu anlaşılan yazar Sözleşme’nin, psikiyatrik bozukluklar ve bağımlılıklara hiç değinmediğini, önlem getirmediğini de söyleyebilmiş. Oysa itiraz ettiği Sözleşmenin 16’ncı maddesi, şiddetle mücadele için şiddet içermeyen davranış modelleri geliştirilmesi için destek programlarına, faillerin suçu tekrarlamasını önleyecek gerekli tedavi ve rehabilitasyon için yapılacak düzenlemelere yer veriyor. Fakat Sözleşme’yi karalamak için her türlü çarpıtma mubah görülüyor, yeter ki hegemonik erkeklik sürdürülebilsin. Bu uğurda gerekiyorsa erkek şiddeti kavramı da başlığa taşınabilir. Ama cinsiyete dayalı şiddetin eşitsizlikten kaynaklandığını gizlemek olunca erkek şiddeti kavramı da teferruat sayılabiliyor anlaşılan.