• 20.01.2021 00:00

 Hazırlanan iddianamelerde savcılıkların, suç icat etme becerisiyle karşılaşmak vaka-yı âdiyeden. Bu denli sıradanlaşmış olmasına rağmen Leyla Güven iddianamesinde icat edilen yeni suç, hayli şaşırtıcı. Gerçi ilk anda şaşırıp sonra neden şaşırdığımıza şaştığımız durumlardan demek belki daha yerinde olur. Hem kadın hem Kürt olmaktan kaynaklanan çifte ayrımcılık da sık karşılaşılan durumlardan olunca, şaşırmak da abes kaçıyor ama anasoylu kavramına itirazla yapılmasıyla ilk kez karşılaşıyoruz. Leyla Güven’in konuşmalarında “anasoylu toplum yaşanmıştır ve erkek egemen uygarlıklar bu kültürü yok etmek için her türlü politikayı hayata geçirmiştir” şeklindeki ifadelere sıklıkla yer verdiği bilinir. Yine bilinir ki Leyla Güven dışında pek çok kişi kullanmıştır bu ifadenin benzerlerini. Dünyanın her yerinde ve ülkemizde feminist konuşmaların bir yerinde illa ki geçer. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Cinsiyetin Kökeni’de Morgan’ı kaynak göstererek ele almıştı, anaerkil toplum düzenini. Anaerkil toplum, o yıllarda gelişmeye başlayan antropolojinin temel konuları arasına girmişti, zamanla. Feminizmin teorik temellerinden birisi tarihte yaşanmış olan kadın egemen toplumların varlığı üzerinedir. Ancak feminist literatürde, eşitlikçi toplum düzeni ilkesi gereğince, hegemonyayı ifade eden anaerkil kavramı yerine anasoylu kavramı kullanılır ki Leyla Güven’in ifadeleri de bu yönde.

Savcılık ise Leyla Güven hakkında düzenlenen son iddianamede “anasoycu” şeklinde bir kavram icat etmiş görünüyor. Ve kendi icat ettiği bu kavrama dayanarak “anasoyculuk” diyebileceğimiz yeni bir suç türü icat etmiş görünüyor. İddianameden alıntılanan satırlarla Leyla Güven hakkındaki atılı 18 ayrı suçtan birisi şöyle: “Söylemlerinin, insanlığın aynı kök atadan gelme tespiti inkarı içerikli, anlam ve içerik derinliğinden yoksun, sistematik şekilde anasoycu hitap tarzına dayalı olduğu, söylemlerin insanda saldırgan duygular oluşturacak biçimde anlamsız bir nefret yaratan içeriği olduğu…” Kimler ve niçin “saldırgan duygulara kapılacaktır, sorusu geliyor akla ister istemez. Bir de anasoylu toplum kavramının uzun tarihini hatırlatmak lazım elbette. Figen Aras  üstlenmiş hatırlatma işini ve çok güzel şekilde toparlamış: “Bu haber sessiz sedasız sitelere düştüğünde 1800’lü yıllarda yaşamış olan Jacob Bachofen ve Lewis Henry Morgan geliyor insanın aklına. Bachofen, iktidarın kaymaklarından beslenen tarihçilerin aksine ilk defa yeni bir bilgi ortaya çıkarır: İnsanlık tarihinde anasoylu toplum yaşanmıştır. Kendisi yerli halkları gezmiş, onlarla uzunca zaman geçirmiş ve bize öğretilenlerin dışında orada anasoylu toplum modelini görmüş ve bunun üzerine tezlerini Analık Hukuku adlı kitabında toplamıştır.” Morgan ve Engels ile devam ediyor yazı. İktidarın dini söyleminin etkisinde kalan yargı mensupları için bilim değil inanç daha açıklayıcı olabilir. Dinde ve dini inanca dayalı gelenekte anasoylu toplumun izleri deyince bazı örnekler geliyor hemen akla. Bırakınız Hıristiyan ve Musevi ilahiyatını İslam ilahiyatçıları da “kök ata” bilgisinden emin olunamadığını gösteren tartışmalar yürütmektedir. İlahî mesajla bildirilen ‘ilk insan “âdem” kadın mı erkek mi?’ tartışmaları yapılır. Aynı özden yaratılan eşin kadın olduğu şeklindeki yaygın yargının, İlahî bilgi değil toplumsal algı sonucu oluştuğu yönünde hayli görüş var, İslam İlahiyatçıları arasında. İddianamenin iddia ettiği gibi “kök ata” anlayışı herkesin kabul ettiği tespit yani kesin bilgi değil, kendilerine duyurmuş olalım.

İktidara tam bağımlı yargı iddianamesiyle, anasoylu kavramını bile nefret söylemi sayabilmiş. Bütün bilimsel araştırmaları, feminist teoriyi, teolojik tartışmaları bırakalım bir kenara. Hayatın içinden, gelenekten bir örnek hatırlatalım. Örneğin bu iddianameyi yazan savcılar, hiç “talkın” duymadılar mı acaba? Cenaze namazı ritüelinin bir parçası olarak imam tarafından tabut başında verilen telkinden söz ediyorum. Halk arasında talkın denilen bu cenaze geleneğinde imam, mevtaya ana adıyla hitap eder. Çıplak gerçeklik olarak düşündüğümüzde insanın kimden doğduğu kesine en yakın bilgi ama kimden olduğu, rivayettir ya hani. Toplumumuzdaki talkın geleneği, bu temel hakikati dikkate alarak mevtaya, tabut başına eğilip fısıltıyla gerçekleştirilen son seslenişi ana adıyla hitap etme usulüyle oluşmuştur. Bakın Leyla Güven iddianamesinden ve anasoylu toplum düzeni kavramından söz ederken karşımıza kadın beyanı esastır ilkesi çıkıverdi. Anasoylu toplum kavramından korkanlara kadın beyanı ilkesiyle çatışmaktan vazgeçin demek gerekir. Zira korunmak istenen ataerkil sistemin temeli kadın beyanına dayalıdır. Anasoylu kavramını nefret suçu saymaya yönelen savcılar ataerkil zihniyeti muazzam bir açmaza sürüklemiş oldular: Ya kadın beyanı esas ilkesini ya da anasoylu toplum düzeni anlayışını kabul etmek

Erkek egemenliğini toplumsal ve siyasal düzen olarak kuranların neden cenneti anaların ayakları altına serdiğini, buradan anlıyoruz. Yeryüzünde her insan babasının kim olduğunu annesinin beyanından bilir de ondan. Soyun atadan geldiğini iddia ederken ataerkinin yaşadığı temel çelişki, kadının beyanını esas kabul etmek zorunda kalışıdır. Bu nedenledir ki çağlar boyunca her ataerkil kültürde analık kutsanmıştır. Herkes kendi soyuna dair doğru bilgiyi verdiğini topluma kanıtlamak isteğiyle anasını, mukaddes yani dokunulmaz bir yere oturtmuştur. Kendi soy bilgisi için kaçınılmaz olarak muhtaç olduğu kadının beyanı esastır ilkesi, ataerkinin sadece temel çelişkisi değil temel taşı da aynı zamanda. Çok önemli bir çelişki üzerine kurulan bu çürük temelli ataerkil düzenin devamı ancak kadınlar üzerinde uygulanan zorbalıkla mümkündü elbette ve öyle devam etti. Bilimin gelişmesiyle istendiği takdirde DNA testleriyle babalık bilgisinin doğruya en yakın şeklide öğrenilebilir oluşu ise karmaşık bir şekilde ataerkinin çürük düzenini biraz daha zayıflatıyor sanırım. Kutsal analık statüsüne taşıyarak sürdürülen sistemin bekası için kadınlar üzerinde kurulan baskı mekanizmaları da anlamını ve işlevini yitiriyor, bu bilimsel gelişmeyle. Artık analarını kutsal saymaya muhtaç değiller bir yönüyle ama diğer yönüyle kızlarını da kutsal bakireler olarak yetiştirmeleri işlevini kaybedecek. Ve belki bu yüzden ana soylu kavramı bu kadar korkuttu. Tüm ataerkil sistem çökecek. Belki bu yüzden iddianame anılan kısmıyla, anasını kutsal kabul edenlerin, anasoylu kavramı karşısında “saldırgan duygular” yaşayacağı varsayımına dayalı. İddianamenin çağrışımları yazıyı nereden alıp nereye getirdi diyebilirsiniz ama tabi ki asıl meselenin hem kadın hem Kürt olmakta düğümlendiği açık. Özcesi ataerkil düzenin sallanmasından rahatsızlar tabi ama diğer yandan sürdürülen etnik ayrımcılık için kılıf arama çabasına da zorlanıyorlar. Kürtlerin siyasal haklarını tırpanlamak için kadınların eşit yurttaşlık haklarını da aşındırmak, iktidarın yargısı için çifte kavrulmuş kıymetli bir başarı sayılıyor olmalı. Tabi bu durumda Leyla Güven’e yapılan, onun dışındaki pek çok kadına da gerçekleştirildiği gibi hem Kürt hem kadın olmaktan kaynaklı çifte ayrımcılık.