• 13.07.2021 06:37
  • (170)

Şiddet, eril sistemin sürdürülebilmesi için kullanılan politik araçlardan. Özel ya da kamusal alanda, nerede gerçekleşmiş olursa olsun erkek şiddeti vakalarında failin tekilliği düşük ihtimallerden. Çoğunlukla şiddet gerçekleşmeden önce de sonra da aile ve yakın arkadaşların suç ortaklığı, çeşitli aşamalarda bu suça bulaşmış olma haline dair örnekler hiç de az değil. Henüz cinayet boyutuna varmamış erkek şiddeti de aileden, toplumdan ve bu şiddetle mücadele için görevlendirilmiş kurumlardan, kurum çalışanlarından destek buluyor. Teşvik hatta kışkırtma ve bazı durumlarda azmettirme rolüyle şiddetin fail tarafında konumlananlar pek çok. Erkek şiddetine maruz bırakılan kadınların anlatımları, aile içinde şiddet failinin gördüğü destek ve teşvik sıklığını ve boyutunu gösterir. Şiddetle mücadele alanında sahada çalışan kadın örgütleri gönüllülerinin tanıklığını da dikkate almak gerekir ve bu tanıklıklar failin, şiddetin öncesinde şiddet anında ve sonrasında yalnız olmadığını gösteren saysız örnek olay içerir. Erkek şiddetinin dünya genelinde de bizde de kolektif olduğu görüşü zaten bu yaşanmışlıklar, gerçek vakalar üzerine yapılan analizlerin sonucudur.

Erkek şiddetinin cinayet boyutunda ise mahkeme kayıtlarına yansır suç ortaklığı. Mahkeme kayıtlarında ve kararlarında ispat edilen aile ve yakın çevre suç ortaklığı daha çok şiddet sonrası delil yok etme olarak çıkıyor karşımıza. Erkek şiddeti suçuna, suçu gizlemek için şiddet mağdurunun bedenini veya bedenindeki şiddet izlerini yok etme çabası dahil her türlü delili yok etmede yakın arkadaşlar ve aile bireylerinin suç ortaklığını kayıtlara geçiren pek çok olay var. Toplum hafızasında yer eden Münevver Karabulut, Özgecan Aslan, Sema Esen (Aleyna Çakır) ve Pınar Gültekin cinayetleri bunlardan sadece birkaçı. Kolektif ve sistematik olan bu şiddetin adını tam da bu nedenle cins kırım koymak, isimlerini saydığım ve saymadığım kadın, çocuk ve LGBTİ+ cinayetlerinde aile, toplum, siyasi irade, yargı ve kolluk dahil her kesimin failleştiği, suç ortağı olduğu sistematiği açığa çıkarmak yerinde olur. Ki İstanbul Sözleşmesi’ne itirazlar da cins kırım olarak adını koymasa bile suç ortaklığı, işbirlikçilik sistemini gayet güzel afişe edişinden, bu sistematiği kıracak sorumluluklar yüklemesinden kaynaklanıyordu. Son duruşmada katil Cemal Metin Avcı’nın “İstanbul Sözleşmesi’nin iptali iyi oldu” sözleri de tüm şiddet failleri gibi kendisinin de bu hukuksuz karardan cesaret bulduğunu, suçunun cezasına ilişkin bir şekilde fayda umduğu anlaşılıyor.

Pazartesi günü Pınar Gültekin cinayeti davasının 5'inci duruşmasında fail Cemal Metin Avcı “Bana katil diyorlar, ben katil miyim?” sorusunu yöneltebiliyor mahkeme heyetine. Oysa soruşturma bulguları kendisini işaret etmeye başladığında köşeye sıkışınca itiraf etmişti. Boğarak öldürdüğünü, bağ evindeki varile koyarak yaktığını ve üzerine beton döktüğünü itiraf etmiş bir katilin “Ben katil miyim?” sorusunun itici gücü nedir? Kolaya kaçıp hemen psikolojiyle, psikiyatriyle, uzman görüşleriyle bu soruya cevap arayanlar çıkar ama aslında cevap daha yakınımızda, içimizde hissettiğimiz bir yerde duruyor. Ataerkillikte gizli cevap hatta daha yerinde bir söyleyişle cevap ataerkillikte ayan… Kendisinde kadının yaşamına karar verme hakkı gören ve bu hakkı suç olarak kabul etmeyen zihniyetin ürünü bu soru. Kadını şu veya bu şekilde etiketleyerek topluma haklılığını ispat etmeye girişen ataerkil zihniyetin yeni versiyonu, karşımızdaki. Kadının “kim”liği ve “ney”liği üzerine savunma yaparak fiilin suç olmaktan çıkarılması gerektiğini düşünen, bu konuda ailesiyle de kolayca hemfikir olabildiğinden cesedin saklanıp/yok edilip, delillerin gizlenmesi için destek alabilen zihniyet. Tek örnek değil maalesef ve hala karar vericiler güya şiddeti önlemek için akıl yürütürken ailenin korunmasıyla işe başlamaktan vaz geçmiyor. Hangi aile korunmaya değer, sorusunun cevabı bulunmalı ilkin.

Ataerkil sistemin sürdürülmesini mümkün kılan davranış kodlarının başında geliyor erkek şiddeti. Ve günümüzde hayli alan kaybetmiş olan ataerki, eril reformasyon sürecinde. Kendisini yeniden inşa edebilmek için, erkek olmayanlar üzerinde tahakkümünü yeniden üretip, pekiştirmek için şiddete özellikle muhtaç olduğu ortadadır. Eril şiddetin ailede desteklendiği gerçeği göz önüne alınarak şiddetle mücadelenin aileye odaklanması gerekir. Çünkü ataerkil sistemin kurucu unsuru olan aile, erkek şiddetinin de beşiği. Beşik malum hem üreten hem koruyan, sakınıp, sarmalayan yer. Erkek şiddetin faili böyle köklü bir sistem içinde korunur. Tam da bu nedenler şiddet mağdurunun beyanına itiraz edip somut delil kriteri getirilirken üretilen o şiddetin faili erkek ne söylese sözünde bir hikmet aranıp manşetlere taşınır. Suçlunun beyanına, suçunu itiraf etmiş olsa dahi önem ve öncelik veren mahkemeler, kolaylıkla “kadının gözü üzerinde kaşı vardı” indirimleri uygular.

Neyse ki Pınar Gültekin davasında ilk derece mahkemesinin Mertcan Avcı (failin kardeşi) hakkında verdiği beraat kararını Yargıtay bozdu. Failin ortağı ve anne babasının suça karıştığına dair deliller bulundu ve yargı sürecinin takipçisi olacak kadınlar. Merak ettiğim husus Meclis şiddetle mücadele komisyonunca bu davadan dersler çıkarılıp çıkarılmadığına dair. Araştırıyor ya hani ola ki ailenin şiddet üretme potansiyelini de göz önüne alır. Fakat komisyon görse de görmese de kadına yönelik şiddetle mücadelenin etkin yürütülebilmesi için sadece kadın cinayetlerinde değil her şiddet vakasında soruşturmanın aile ve yakın çevreye doğru genişletilmesi gerekiyor. Şimdi yine aile düşmanı diyeceklere de bir çift söz söylemek iyi olur: Aile toplumun temeliyse eğer bunca şiddet ve olumsuzluk yaşanan topluma dikkat edip ailede bir sorun olduğunu görmelisiniz. Madem aile toplumun temeli o halde Marmara’nın müsilajı gibi onca çirkefliğin yaşandığı toplumda ailenin payı temel etken olarak görülmeli.

Görüp, analiz edip şiddet üreten aile modelini değil eşitlikçi demokratik aile yapısını destekleyecek öneriler, politikalar oluşturmalısınız. İnsanın yaşam hakkını ve onurunu korumayı hedefleyen bir aile düzeni mümkün kılınabilmeli. Ki böyle aileler var. Erkek şiddetine karşı faili durdurmaya çalışan aileler var. Örneğin boşandığı kadını öldürmek kastıyla yola çıkan kendi oğlunu polise ihbar edip yakalatan anneler, aileler var. “Oğlum katil olmasın, gelinim ölmesin, torunlarım öksüz yetim kalmasın” diyen aile örneklerini çoğaltmanın yolu aranmalı. Şiddeti teşvik eden, teşvik etmiyorsa bile suç ortaklığında kolaylıkla çeteleşen aileler fayda değil zarar veriyor insanlığa. Kolaylıkla çeteleşen bu tip aile örnekleri hiç az değil ve erkek şiddeti konusunda faili destekleyip teşvik ettikleri gibi her türlü şiddet biçiminde suç gizleyip cinayet mahallindeki delilleri bile yok etmeyi “aile olmanın gereği” sandıkları sürece o şiddetin doğrudan veya dolaylı mağdurlarına “aileniz batsın” demek düşüyor.