Besim F. Dellaloğlu
Besim F. Dellaloğlu

Gazete: Gazete Duvar

Halının Sosyolojisi

  • 26.08.2022 09:25

İçine doğduğum evde her odada el dokuma halı seriliydi. Hatta odaların bir köşesinde dürülü olarak duran başka halılar da mevcuttu; mevsimine göre serili olan halılarla yer değiştirmek üzere. Girip çıktığım bütün akrabaların evlerinde de durum aynıydı. Dedem halıya çok meraklıydı. Emekliliğinde Kapalıçarşı’daki esnaf arkadaşlarından eski halıları alır ve onları uzun uzun tamir ederdi. Bu işten pek para kazandığını sanmıyorum. Bunu büyük ihtimalle kendisine bir meşgale olarak edinmişti. Hobisine vakit ayırmaktan zevk alıyordu sanırım. Babaannemle evlerinde bir arka oda vardı. Bu oda her zaman halı ve tespih kokardı. Tespih meselesini başka bir yazıya sakladığım için burada ona değinmek istemiyorum. Dedem arka odada saatlerce halılar üzerinde çalışırdı.

 

Bu nedenle çocukluğumdan itibaren el dokuma halılarla düzenli bir irtibatım oldu. Hep el halısı dolu evlerde büyüdüğüm için benim alışkanlık evrenimde el halılarının her zaman önemli bir yeri vardı. Çok erken yaşlarda bir Taşpınar ile bir Milas’ı hem ayırt etmeye hem de farklılıklarının nereden kaynaklandığını anlamaya başladım. Atölye halılarını hiç sevmedim. Onlar da el dokuma olmalarına rağmen bana hep biraz endüstriyel gibi geldiler. Pamuk iskelet üzerine yün ile dokunmuş olmaları sayesinde düğüm yoğunlukları daha fazla olduğu için daha ayrıntılı desenlere sahiptiler. Ama bu haklarını hep İran halısı hayranlığıyla çiçekli motifler için kullanıyorlardı. Belki de hâlâ bu nedenle çiçekli nevresim takımından bile nefret ederim. Kendi evimi açarken annemin büyük bir Kayseri Bünyan halısı vermeyi önermesine rağmen daha küçük olan Taşpınar halılarını tercih ettim. Kayseri Bünyan yerine Hereke olsaydı bile kararım değişmezdi.  Ben her zaman saf yün olan, geometrik desenli Anadolu halılarını tercih ettim.

 

Daha sonra 20’li yaşlarımda profesyonel turist rehberliği yapmaya başladım. Bu iştigal bütün öğrencilik hayatımda, hatta asistanlığımın ilk yıllarında da devam etti. Daha sonra ben mi rehberliği bıraktım, rehberlik mi beni bıraktı tam olarak hatırlamıyorum. İşte o esnada, halının kıymetini daha bilinçli olarak takdir eder hale geldim. Tahmin edebileceğiniz gibi turist gruplarının en çok ziyaret ettikleri yerlerden biri halı dükkânlarıdır. Özellikle Avrupalı bir turistin Türkiye’den dönerken yanında götürebileceği en değerli geleneksel ürünlerden biri el dokuma halıdır. Turist grupları için yapılan 30-45 dakikalık halı sunumlarını hep hayranlıkla izlerdim. Birçok rehber sunum sırasında dışarıda çay-kahve içmeyi tercih ederdi. Ben ise her sunumu, bütün ayrıntılarına kadar takip ederdim çünkü her seferinde yeni bir şey öğrenirdim. Hayatla okuyarak ilişki kurma alışkanlığım da olduğu için elbette el dokuma halılar hakkında epey okudum.

 

El halısının endüstriyel halıdan en önemli farkı, yöresel, iklimsel, geleneksel süreklilikler olmasına rağmen hiçbir zaman birbirinin aynı iki el halısının mevcut olmamasıdır. Her halı en azından ayrıntılarda farklıdır. Rönesans sonrası resimde ressamın imza atmaya başlaması gibi, halıyı dokuyan genç kız da mutlaka bir köşeye bir imza atar. Ancak bu imzayı, yani farklılık, özgünlük işaretini görebilmek her zaman kolay değildir. Bunun için biraz da olsa halıdan anlamak lazımdır. El halısının Fordist-Taylorist seri üretimden en önemli farkı budur zaten. Makine halısında marka etiketi halının arkasındadır ve aynı halıdan binlerce üretilebilir. Oysa el halısında marka, yani alametifarika olan imza eserin içine gizlenmiştir. Her el halısı biriciktir. El halısı öncelikle kendi çeyizi için ürettiği bir şeydir genç kızın. Halının ticarileşmesi çok daha sonradır. Anadolu antropolojik kültürünün, yeni geleneğinin bütün dünyaya sunabileceği en değerli ürünlerden biridir el halısı.

 

Alametifarika Kusurda Gizlidir

 

Thorstein Bunde Veblen’in, Aylak Sınıfın Teorisi: Kurumların İktisadi İncelemesi başlıklı klasik eserindeki şu satırlar, meramımı anlatmama yardımcı olabilir:

 

“El emeğinin onursal işaretleri, her zaman değilse de çoğunlukla, el-yapımı eşyaların hatlarındaki belli kusur ve bozukluklardır ve işçinin tasarımı icra ederken nerelerde yetersiz kaldığını gösterirler. Bu nedenle, belli bir kaba işçilik payı, el-yapımı malların üstünlük gerekçesini oluşturur.” (Heretik, Ankara, 2016, s. 141)

 

Veblen’in de belirttiği gibi alametifarika çoğu zaman kusurda gizlidir. İmza halıya kusur olarak gizlenmiştir. İşte bu tür özgünlüklerden, halı okumayı bilenler için birçok ayrıntı görünür hale gelebilir. Genç kızın özellikleri, köyünün konumu, bitki örtüsü vb. veriler halıya içkindir. Oysa makine halısındaki teknik mükemmellik, işlevin mana üzerindeki mutlak iktidarının işaretidir. Endüstriyel halı saf işlevdir bana göre, estetik değildir çünkü artık anlamı yoktur.

 

Bugün elbette artık pek köy hayatı yaşamıyoruz. Yaşasak bile bunu cebimizdeki dönüş biletiyle yapıyoruz. Genç kızlar çeyiz düzmek yerine artık okula gidiyorlar. Hepimiz modernleştik, şehirlileştik, medenileştik. Okullaşmamız arttı, tüketim kalıplarımız değişti. Hayatımız AVM’lerde, kafelerde, birahanelerde geçiyor. Dolayısıyla el halısı da hayatımızdan yavaş yavaş çekiliyor. Hâlâ rehberlik yapan bazı arkadaşlarımdan duyduğuma göre Türkiye’de el dokuma halı üretimi neredeyse durmuş durumda. Piyasada Türk halısı diye satılan halıların büyük bir bölümü Çin’de üretiliyor. Wi-Fi çağında desenleri, tasarımları göndermek artık çok kolay. Çinli genç kızlar Milas, Yağcıbedir, Taşpınar, Kars halıları üretiyorlar. Türkiye’de el dokuma halının müşterileri arasında turistler hâlâ önemli bir yekûn tutuyor. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları eskisi kadar el dokuma halıya rağbet etmiyor. Gençler, hızla zenginleşen, şehirlileşen sınıflar makine halısını tercih ediyor. Böylece geleneksel bir ürün modernleşen hayatımızda kendisine yer bulamıyor.

 

Veblen’in aynı kitapta yer alan aşağıdaki satırları Türkiye’de neden gerçek bir muhafazakârlığın mümkün olmadığını sanayi/zanaat ilişkisi üzerinden pek güzel anlatır:

 

“Gündelik kullanımdaki makine yapımı mallar, zarif tüketim titizliğine pek kafa yormamış olan bayağı ve görgüsüz kişilerde aşırı mükemmelliklerinden dolayı çoğunlukla hayranlık uyandırırlar.” (s. 141)

 

Yani görgüsüzlüğün bile bir sosyolojisi vardır! İnşallah ileride “Görgüsüzlüğün Sosyolojisi” başlıklı bir yazı yazabilirim. Ama benim derdimin mevcut meselelerle ilgili bir tür “olağan şüpheliler” listesi çıkarmak olmadığını yazılarımı düzenli takip eden okurlarım bilirler. O iş emniyet müdürlüğünün iş tanımına dâhildir. Bir sosyolog ise olup bitenin ardındaki nedenselliğe merak salar.

 

Günümüz Türkiye’sinin hızla toplumsal mobilite yaşayan ve kendilerine muhafazakâr diyen, ama bence fazla hızlı sekülerleşen İslamcı sınıflarının da el dokuma halıya ciddi bir ilgi gösterdiklerini göremiyoruz. Üstelik ağızlarından “gelenek”, “yerli ve milli”, “bu topraklar” gibi kavramlar düşmemesine rağmen. El halısı satın almaya ekonomik anlamda gücü yetebilecek orta ve üst gelirli İslamcılar da evlerini genellikle endüstriyel halılarla döşüyorlar. Bu da bir sosyolog olarak bana okuduğunuz yazını başlığını, yani “Halının Sosyolojisi”ni yapma imkânı verebiliyor. Yani emekli olduktan sonra Gazete Duvar’da ve Perspektif’te yazdığım ve başlığı “… Sosyolojisi” olan yazılarla alay edenlere ciddi bir cevap haline gelebiliyor bu yazının temas ettiği sosyolojik gerçeklik. Bu yazılar elbette belli bir abartı dozu içeriyorlar. Ancak bazen, hatta çoğu zaman abartmadan gösteremezsiniz. Tiyatro sahnesinde gündelik hayat sesinizle konuşursanız, sizi sadece ön sıralarda oturanlar duyabilir. Sahnede sesinizi duyurabilmek için fısıldarken bile bağırmayı becerebilmeniz gerekir. Bu da tıpkı halının bile sosyolojisinin olabilmesine benzer.

 

Kültürün Aşırı Siyasallaşması

 

Günümüzün iktisaden güçlü İslamcıları bütün o gelenek, bu topraklar, yerlilik ve millilik hayranlıklarına rağmen bu topraklardan çıkmış en geleneksel ve yerli/milli ürün olabilecek el dokuma halıya pek ilgi göstermiyorlar. Bence bunun temel nedeni modernleşme toplumlarında kültürün aşırı siyasallaşması, ideolojikleşmesi. Türkiye tipi toplumlarda bireyler bu tür konularda kişisel karar üretemiyorlar. El halısı üreten o genç kızlar kadar fark yaratamıyorlar. Gelenek onlar için makro siyasetin rant getiren bir söylemi. Yerlilik ve millilik oy getiren bir hamaset. Araba alırken, kıyafet alırken Batılı markaları tercih ediyorlar. Türkiye’de yerlilik/millilik söylemi erken Cumhuriyet’te olduğu gibi bir “yerli mallar haftası”na bile sahip değil! Hiçbir tüketim kararı, kişiyi tanımlayacak tutum, ilgili alana yönelik derin bir ilgiye, bilgiye, zevke, biricikliğe dayanmıyor. İşlevsellik artık kullanımdan gösterişe doğru hızla hareket edebiliyor. Metanın kullanım değeri geriliyor, gösteriş değeri daha öne çıkmaya başlıyor. Bu son cümleyi kurmak için biraz da olsun Marx ve Veblen aşinalığı yetebiliyor! Yani Marx ve Veblen günümüz Türkiye İslamcılarını tanımlayabiliyor. İslamcıları çözümleyen sosyoloğun Müslüman olması bir şart değil. Belki de İslamcı, yerli/milli sosyolojiye gerek yok, sadece sosyoloji yapılsa yeter de artar bile.

 

Uzun lafın kısası, insanların öyle veya böyle davranıyor olmalarının tek açıklaması mutlak iyi ya da kötü olmalarında değil. Sadece sahip oldukları ideolojiler veya siyasal konumlarla da belirlenmiyor. Eğer sosyoloji diye bir bilimi ciddiye alıyorsanız, bütün insan tutum ve davranışlarının ardında göz ardı edilemeyecek sosyolojik nedensellikler mevcut olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Yani bir el dokuma halının düğümlerinin içinde bile bir sosyoloji mevcut olabilir. Bu ülkede sosyoloji ciddiye alınmadığı sürece ben de kendi çapımda sonu “sosyolojisi” diye biten başlıklarla yazılar yazacağım gibi gözüküyor. Çünkü her alan biraz da inattır.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.