• 16.04.2021 06:30
  • (362)

-1-

Vesayet kelimesinin Türkiye’de ilginç bir hikayesi oldu. Bu kavramın popüler hale gelmesi, 28 Şubat süreciyle başladı ve birçok insan, sadece Türkiye’ye özgü bir durumu tespit etmek için ortaya atılmış bir kavram olduğunu düşündü. Oysa Alexis de Tocqueville’in 1830’larda dile getirdiği yumuşak despotism (soft despotism) veya yumuşak tiranlık (soft tyranny) ve Walter Lippmann’ın 1920li yıllarda geliştirdiği kılavuzlu demokrasi (guided democracy) kavramları vesayetçilik teriminin ön adımlarını oluşturur. Vesayetçi demokrasi (tutelary democracy) nitelemesi ilk defa 1960 senesinde Seymour Lipset tarafından bir akademik çalışmada “kılavuzlu demokrasi” ile eş anlamda kullanılmıştır. Aynı yıl Shils bu kavramı daha da detaylandırmış ve vesayetçi demokrasiyi, liberal demokrasilerden ve oligarşilerden ayıran özelliklerin altını çizmiştir. Bu sayede kavramın genel karakterini de ortaya koymayı başarmıştır. Buna göre, henüz siyasi bir toplum olma yetisine sahip olmayan ülkelerde, bir elitin etkin ve istikrarlı bir yönetimi, iktisadi kalkınmayı ve toplumsal gelişimi sürdürmek için sivil kurumlara, hükümete ve kamusal özgürlüklere müdahale etme yetkisini üzerine alır. Bunun sebebi, mevcut şartların demokratik bir rejim kurmak için müsait olmadığını düşünmeleridir. Yani, kendisine siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda istikrar ve ilerlemeyi tesis etmekle yükümlü gören elitin, demokrasiye karşı olduklarını söylemek abartılı olur. Onlar demokrasiye inanırlar ancak, inandıkları demokrasinin var olabilmesi için gerekli koşulları yaratmak için bir modernleşme projesi ortaya koyarlar. Bunu bir altyapı hizmeti olarak görür, denetimden azade olan siyasal demokrasinin istikrarsız bir hükümet, iktisadi geri kalmışlık ve sosyal yozlaşmayı beraberinde getireceğini düşünürler.

Shils’e göre, vesayetçi demokrasinin alameti farikası yasama organının zayıflatılmış olmasıdır. Parlamento daha çok tartışmaların yapıldığı ancak yürütme üzerinde etkili olamayan bir kurumdur. Ne var ki, bu bir oligarşinin olduğu anlamına gelmez. Vesayetçi demokrasiyi oligarşiden ayıran en temel özellik hukukun üstünlüğü ilkesine olan bağlılığıdır. Bunun anlamı, sistemin vasilerinin ayrıcalıklı bir sınıf yaratmak gibi bir amaçlarının olmaması ve kamu düzenini sağlamayı daha fazla önemsemeleridir. Bu durum aslında, vesayetçi demokrasilerin devlet kapasiteleri ve kurumlarının otonomisi açısından önemlidir. Çünkü keyfi bir rejimden ziyade daha kurallı ve sistemli bir yönetim biçimi oluşturmak amaçlanır. Vesayet, kendi meşruluğunu ortadan kaldıracak adımlar atmak istemez. Onun bir amacı vardır. Henüz siyasi demokrasiye hazır olmayan ulus, bu kutlu güne hazırlanmalıdır ve er ya da geç mukadder olan demokratik geleceğin alt yapısı şimdiden kurulmalıdır.

Bu kurumsallık arzusu, elbette ki vesayet elitinin de kendi içinde disiplinli olmasını elzem kılar. Etkin bir vesayet, kendi içinde bütünlüğü sağlamayı başarmış ve istikrarlı bir elit yapısı gerektirir. Bu bir zarurettir çünkü vesayetin asıl argümanı demokrasinin mevcut koşullarda istikrarsızlık üreteceği üzerine kuruludur. Dolayısıyla, vesayetin olabildiğince tutarlı, sabit ve istikrarlı oluşu demokrasinin kaotik, öngörülemez ve savruk karakterinin zıttı olarak kendisini tanımlar. Hatta kendisini bu şekilde var eder.

Bu özellikleri açısından ele alındığında, vesayetçi demokrasi kavramına, Türkiye’deki rejimi açıklamak için başvuranlar pek de haksız gözükmüyor. Zira, 1961 Anayasası ile kurulan Milli Güvenlik Kurulu, Ümit Cizre’nin tabiriyle bir nevi “gölge kabine” olarak hareket ediyordu. Bu kurul anayasal bir statüye sahipti ve milli güvenlik ile ilgili konularda hükümet ile istişarelerde bulunma görevi atfedilmişti. Ne var ki, bu istişare toplantılarının taslağı Milli Güvenlik Kurulu’nun asker olan genel sekreteri tarafından hazırlanıyor, sivil hükümete sunuluyor ve kusursuz bir uyum bekleniyordu. Kurul kararları ise parlamento denetiminin dışında bırakılmıştı. Yine Cizre’nin işaret ettiği gibi, birçok konu milli güvenlik ile ilişkilendirilebildiği için, Türk Silahlı Kuvvetleri eğitimden, ekonomiye, medyadan yargıya birçok alanda hükümet politikalarını ve siyasetin aktörlerinin tavrını belirleyebiliyordu.

Bu noktada Schmitt’i anmakta fayda var. “Egemen istisnaya karar verendir” diyor. Bu istisnanın belirlenme süreci ulusal güvenlik ile açıklanıyordu Türkiye’de. Yani ordu, güvenlik tehditlerini belirliyor ve bu tehditlerle nasıl baş edileceğinin yolunu gösteriyordu. Bunun anlamı şuydu: siyasi partiler ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, MGK tarafından belirlenen milli güvenlik çerçevesinin içinde kaldıkları sürece meşru ve makbul olarak kabul ediliyordu. Bu çerçevenin dışında kalanlar, yani istisnalar ise bir şekilde siyasi sistemin dışına itiliyordu. Bu noktada, istisnaya karar verme kudretinin normali sağlama yükümlülüğünün olduğunu da belirtmemiz gerekiyor. Yani normali işaret eden alan, kurallı ve düzenli olmak zorundadır. Bu yüzden, MGK vesayeti altında, onun milli güvenlik paradigmasını kabul eden siyasi partiler arasında adil bir rekabet yaşanmıştır. Bu partilerin hiçbir tanesi kendini vesayet ile özdeşleştirip diğer aktörleri sistem dışına itme becerisini gösterememiştir. Mesela Demokratik Sol Parti ile Doğru Yol Partisi arasında veya Cumhuriyet Halk Partisi ile Anavatan Partisi arasında vesayetin sahibi açısından bir fark yoktur. Hemen hepsi MGK tarafından sunulan ulusal güvenlik çerçevesi ile uyum halindedir. Rekabetin adil olmayan tarafı meşru partiler ile gayri meşru partiler arasında yaşanmıştır. 90’lı yıllar boyunca şahit olduğumuz, İslamcı ve Kürt partilerinin kapatılması, siyaset alanlarının sürekli olarak taciz edilmesi bu adaletsizliği gösterir. Böylece adil demokratik rekabet hem var olmuştur hem de hiç olmamıştır.

Vesayetçi demokraside sivil otoriterlik veya popülist otoriterlik tehlikeleri yoktur. Yani yarışmacı aktörlerden bir tanesinin diğerlerini sindirmesi veya onları gayri meşru ilan edecek normların çerçevesini çizme yetkisi yoktur. Bu hak vasi olan kuruma bahşedilmiştir. Onun meşru kabul ettiği partiler iktidara gelseler dahi kendilerine bırakılan dar alanda oynamaya mecbur edilmiştir. İstisnai olarak kabul edilen partilerin ise bu dar alanda oynama hakları dahi yoktur. Sistemin dışına itilirler çünkü onlar, çizilen sınırlar içinde iktidar mücadelesi yapan partiler olarak görülmezler. Bu partiler, vesayet kurumunun sınırlarını eleştirirler, asıl dertleri bu sınırların değişmesidir. Bu yüzden rakipleri de diğer siyasi partiler değil vesayetin ta kendisidir. Vesayet ise kendisini koruma refleksiyle hareket eder.

-2-

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği dönemde, Türk siyasetinin üzerinde hala 28 Şubat’ın gölgesi dururken, birçok akademisyen ve entelektüel ülkedeki rejim şeklini vesayetçi demokrasi olarak tanımlamaya başladı. Onların muradı, liberal demokrasiye geçmekti. Bunun için de öncelikli olarak vesayetçi anlayışın son bulması gerekiyordu. Mamafih, vesayetin yıkılması sürecinin kendisi liberal demokrasi özleminden daha ilgi çekici hale geldi. Zira, liberal demokrasinin bir anda ortaya çıkmayacağı, onu inşa edecek bir programın uygulanması gerektiği ve vesayetin yokluğunun kendiliğinden bir liberal demokrasi üretmeyeceği pek popüler bir görüş değildi bu yıllarda. Gerek AKP hükümeti gerekse onu destekleyenler, bütün enerjilerini vesayeti yıkacak politikalara odaklanmaya harcadılar. Talihsiz bir şekilde, liberal demokrasiyi inşa edecek bir programdan bahsetmek yerine AKP’li politikacıların ve AKP’ye oy veren seçmen kitlesinin ferasetine güvenmeyi seçtiler. Naif olan şuydu ki, vesayetçi sistemi yıkacak kadar güçlenmesini destekledikleri AKP’nin vesayeti ortadan kaldırdıktan sonra elde ettiği gücü kendi isteğiyle bırakacağına, demokratik kurumlar inşa edeceğine ve gücü bu kurumlar ile paylaşacağına inandılar.

Geçtiğimiz 20 sene içerisinde, MGK’ya yaslanan vesayet sisteminin büyük bir gürültüyle çöküşüne tanık olduk. Shils’in bahsettiği, vesayet kurumunun kendi içinde disiplinli ve yekpare olma zorunluluğu artık hükmünü yitiriyordu. Silahlı kuvvetler içinde bir bölünmenin olduğu açıktı. Fetullahçı subaylar ordu içerisinde etkinliklerini arttırmak için hükümet ile iş birliği yapıyor, TSK içinde düzenlenen gizli seminerler dışarıya sızıyor ve birkaç gün içinde ulusal medyanın gündemine geliyordu. Böylece vesayet kurumunun kendi içinde bir disiplin sorunu yaşadığı da açığa çıkıyordu. Bununla birlikte, tanımlanan istisnanın aslında küçük bir azınlık olmadığı, istisnayı işaretlemek için kullanılan milli güvenlik çerçevesinin birçok toplum kesiminde mağduriyet yarattığı ortaya çıktı. AKP’nin 2002 senesinde aldığı oy, insanların siyaset kurumunun kendi sorunlarının çözümüne katkı sunabileceğine dair bir inancın yansımasıydı. Böylece, vesayetin alternatifi olarak siyasetin pragmatik yüzü imdada çağrılıyordu. Henüz erişkin görülmeyen, bu yüzden de seçtikleri temsilcilere itimat edilmeyen ve politika alanı bırakılmayan toplum, vesayetin kendi gündelik hayat problemlerine çözüm bulma konusunda yetersiz olduğunu düşünmüş olmalı ki yaratıcı siyasi önerilere kapı araladı. Böylece AKP’nin varoluşu, statik vesayete karşı dinamik siyaset karşıtlığı üzerine konumlandı. Bu konumlanış seçmen nezdinde yeteri kadar cezbediciydi. Son olarak, vesayet ile uyumlu olma zorunluluğu, siyasi partileri ordunun orduyu da siyasi partilerin başarısızlığının ortağı haline getirdi. Mesela 2001 senesinde yaşanan ekonomik kriz, iktidardaki siyasi partilerin değil topyekûn rejimin bir başarısızlığı olarak değerlendirildi. Benzer şekilde, 28 Şubat sürecinde ordunun muhafazakâr toplum kesimlerini tedirgin eden tavrı, siyasi partilerin de benzer bir pozisyonda değerlendirilmesini beraberinde getirdi. Not etmek gerekir ki, AKP eliti ve bu partiye ona devrimci bir parti muamelesi yapan entelektüeller bu algıyı yeterince sömürdü.

Bu süreç yaşanırken, akıllara pek gelmeyen bir şey vardı: Bir devlet olgusunun var olduğu. Yani şahıslardan azade bir kurallar setinin yürütme organının üzerinde konumlandığı ve onu ram ettiği her sistem iyi kötü bir vesayet unsuru barındırır. Otoriter ülkelerde bu oligarşiyi disiplin altına alan parti ilkeleri olabilir, cunta rejimlerinde cunta üyelerinin üzerinde mutabık kaldığı program olabilir, teokrasilerde din adamlarının oluşturduğu konseyler olabilir. Bu ülkelerde vesayet demokratik rekabete neredeyse yer bırakmayacak şekilde geniş tanımlanmış ve topluma yön verilmesi, himaye edilmesi ve kutsal bir hedefe doğru ilerleyebilmesi için yetiştirilmesi gereken bir varlıkmış gibi muamele edilir. Ancak; günün sonunda vesayet, rejimin kişiselleşmesine ve keyfi bir yönetime sürüklenmesine mâni olan fren görevi görür. Yani devletin öngörülemez bir sultanistik rejime dönüşmesini engeller. Öte yandan, demokratik alanın olabildiğince rekabete açık ve renkli olduğu ülkelerin de rekabet alanını sınırlandıran, normal ile istisnayı birbirinden ayırt eden kuralları ve kurumları olduğunu söylemeliyiz. Her ne kadar liberal demokrasi savunucuları bu kural ve kurumların siyaset üstü olduğunu iddia etse de anayasa metni ve bu anayasayı koruyan kurumlar netice itibariyle siyasi bir karakter taşır: Kendisini yok etmek isteyenlere karşı haklı bir reaksiyon gösterir. Bu reaksiyon, siyaset alanının daraltılması ile sonuçlanmamış olsa da bunun sebebi liberal demokrasinin hamiyetperverliğinden ziyade, ona yönelik tehditlerin tehlike arz edecek kadar büyük olmamasıdır. Ancak pratikten yoksun olmak, demokratik rejimlerin siyasi rekabet üzerinde bir vesayet unsuruna sahip olmadığı anlamına gelmez. Özellikle popülizmin ve aşırı sağın yükselişi ile birlikte, liberal demokrasinin siyaset dışı mekanizmalara ne denli ihtiyacı olduğu açıkça ortaya çıkmıştır.

Bu noktada Kelsen’in “hukuk devleti” kavramına yaptığı itiraz akıllara gelmeli. O, bu terimin bir anlam bozukluğuna işaret ettiğini söyler. Devlet zaten bir hukuka sahip olma özelliğine sahip olduğu için devlettir. Bu hukuk ise yönetimdeki kişilerin keyfi iradesinden neşet etmez. Aksine, özellikle onları da bağlayan bir niteliğe sahiptir. Benzer şekilde Weber’in; modern devleti açıklarken, kişilerin karizmasının veya geleneklerin üzerine kurulan otorite tiplerinin yerine yasal/rasyonel otorite modelini ikame etmesini de düşünebiliriz. Böylece yasaların bir rasyonaliteden türediği ve bu yasaların nihai egemen olduğu, uygulayıcıların da bu yüzden kişiler yerine yasalara bağlı oldukları modern devletten bahsedebiliriz. Bu sayede, rejim tipinden bağımsız, yöneticileri de bağlayan soyut bir devletten ve onun kurumlar vasıtasıyla somutlaşan cüssesinden söz etmiş oluruz.

Kabul edelim ki, bu modern devlet Türkiye’de bir monark ailesinin, oligarşik bir partinin, din alimleri şurasının, ihtilalci bir cuntanın, anayasa mahkemesinin veya bağımsız mahkemelerin vesayeti altında ortaya çıkmadı. Kanunun rasyonalitesine karar veren ve o kanunun egemenliğini sağlayan kurum uzun seneler boyunca Türk Silahlı Kuvvetleri oldu. Zaten TSK’nın vasi rolü ortadan kalkınca (ki bu mukadder olandı) yerine, bizlere modern devleti andıran bir vesayet mekanizması ikame edilemedi. Vesayetçi demokrasinin sona ermesi, bu yüzden hem modern devleti hem de var olan demokratik pratikleri ciddi anlamda aşındırdı.

-3-

Türkiye’de ordunun terk ettiği vesayet alanını doldurmaya yönelik ilk teşebbüs Fetullahçılardan geldi ve başarısız oldu. Aslında mukadder bir başarısızlıktı çünkü vesayeti kuran aktörün, elinde bulundurduğu gücün ötesinde muhakkak bir meşruluk zeminine sahip olması gerekir. Türk Silahlı Kuvvetleri önce Kurtuluş Savaşı, ardından sivil otoriterliğe karşı cumhuriyet ve demokrasiyi savunmak, ardından aşırı sağ ve aşırı sol grupların birbirleriyle olan çatışması sonucu kaybolan kamu otoritesini ve düzeni yeniden tesis etmek, Kürt ayrılıkçılığıyla mücadele etmek ve laikliği yükselen İslamcılığa karşı korumak gibi misyonları üstlendi ve meşruluğunu toplumun düzen ve güvenlik ihtiyacına dayandırmayı başardı. Bu yüzden, dini bir cemaatin siyasi manevraların yardımıyla bürokrasiye sızarak (veya sızdırılarak) ele geçirdiği güç ile siyasi partileri terbiye etmeye çalışması ciddi bir meşruluk sorunu yaşadı.

Fakat, Fetullahçıların girişimlerinin akamete uğraması, yapmaya kalkıştıkları darbenin halkın yardımıyla önlenmesi yeni bir vesayetin kapısını araladı. Üstelik, 7 Haziran’da yapılan genel seçimlerde hezimet yaşayan AKP’nin, Kürt sorununu yeniden güvenlikçi bir dil ile ele alması, PKK’nın ateşkese son vererek terör saldırılarını yeniden başlatması, terör ve güvenlik meselelerinin ülkenin çözülmesi gereken acil sorunları listesinin zirvesine oturttu. Böylece, AKP hükümetinin uygulamaları, milli güvenlik adına eyleyen bir aktörün elinden çıktığı için kamusal tartışmaya kapandı ve hikmet-i hükûmet anlayışı hızla hâkim oldu.

Ancak hükümete verilen yetkilerin ilanihaye devam ettirilemeyeceği, yakın ve sıcak güvenlik tehditlerinin sürekli olarak diri tutulamayacağı için bu teyakkuz psikolojisi bir vesayetten çok ancak ara dönem yaratabilirdi. Bu ara dönemin kurumsallaşması, yani vesayetin kuruluşu, Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli’nin yaptığı başkanlık sistemi çağrısı ile başladı. Uzun yıllardır, Tayyip Erdoğan’ın arzulamasına rağmen bir türlü başaramadığı Türk usûlü başkanlık sistemi, Devlet Bahçeli tarafından altın tepside sunuldu ve vesayetin ilk adımı atıldı. Bu hamlesiyle Bahçeli, Erdoğan ile olan ilişkisini sağlamlaştırdı ve başkan seçilmenin şartı olan %50+1 sınırını geçebilmesini kendisine bağımlı kıldı. Bunun karşılığında Devlet Bahçeli hiçbir siyasi pazarlık içerisine girmiyor, kabinede koltuk talep etmiyor adeta siyasetin dünyevi hırslarından arınmış bir izlenim veriyordu. Birçok vatandaş Bahçeli’nin niçin bu denli cömert davrandığını anlayamazken o, Erdoğan’ın menfaatine hizmet eden öneriler sunmanın ve hükümeti hemen hemen her konuda desteklemenin basit bir siyasi kazanım hesabı olmadığını, bir memleket meselesi olduğunu ısrarla vurguluyordu. Ne var ki, Bahçeli’nin bu politikası onun idealizminin değil pragmatizminin sonucuydu. Reddettiği dünyevi basitlikler, onu siyaseten dünyevi makamların en tepesine taşıdı. Başkanlık sistemini bir milli güvenlik mecburiyeti olduğunu savunan ve bu sayede Erdoğan ile ilişkilerini geliştirmeyi beceren Bahçeli, ilerleyen dönemde milli güvenliğin sınırlarını belirleyen aktör olma mertebesine de erişti. Bu mertebe, Erdoğan’ın eylemlerini milli güvenlik adına meşrulaştırmasına ve Erdoğan’ın rakiplerini milli güvenliğe yönelmiş tehditler olarak tanımlamasına izin veriyordu. Böylece Bahçeli, bir dönem Milli Güvenlik Kurulu’nun bulunduğu konumu sahiplendi ve bunu, Erdoğan’ın gönlünden geçen tek adam rejimine geçişin bir milli güvenlik meselesi olduğunu iddia ederek başardı.

Tek adam rejiminin milli güvenlik söylemi sayesinde kurulması, haliyle sistemdeki bütün siyasi partiler için bir kabusa dönüştü. Artık hükümetin, sadece Fetullahçılar ve PKK ile mücadelede değil, hayatın çeşitli alanlarında izlediği bütün politikalar bir millî güvenlik zırhına sarılmaya başlandı. Mesela, ekonomik alanda başarısız olan hükümeti eleştirmek Türkiye’nin yükselişinden tedirgin olduğu için finansal operasyonlarla Türkiye’ye diz çöktürmek isteyen yabancı devletlerin maşası olmak anlamına geliyordu. Hak ve özgürlüklerden bahsetmek terör örgütlerine hizmet, üniversitelere yapılan rektör atamalarını eleştirenler küresel bir komplonun yerli işbirlikçileri olarak yaftalanıyordu. Bu muhalefet partilerinin siyaset yapma alanını sınırlandırdığı gibi, iktidardaki partilerin de seçimleri kazanmak için politika yapma, yaratıcı çözümler önerme ve etkili siyasal iletişim kampanyaları yapmalarını da gereksiz kıldı. Mesela, AKP’nin 2018 seçimleriyle birlikte parlamentoya taşıdığı milletvekili profili oldukça zayıfladı. Bu isimlerin yaptıkları gaflar, toplumun gündeminden uzak konuşmalar ve kendilerini sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’a duydukları sınırsız sadakat ile var edebilmeleri, başkanlık sisteminin hükümet partilerinin özerkliğini ve kurumsallığını nasıl tezyif ettiğini göstermek için yeterlidir.

Ne var ki, terör ve güvenlik konuları gündemden düştükçe, başkanlık sisteminin yönetim kapasitesi üzerindeki olumsuz etkileri ekonomiden eğitime, dış politikadan sağlığa kadar birçok alanda kendini gösterdi. Bu tip kriz durumlarında, vesayetin bir diğer aktörünün devreye girdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Başkanlık sistemi ile birlikte, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bürokratik sistemin tartışmasız en öne çıkan kurumu oldu. Kurum, aslında bir akademisyen olan Fahrettin Altun yönetimine bırakıldı ve Altun, iktidar ile bilgi arasındaki ilişkiyi, aynı anda hem post-modernizm literatüründen hem de siyasi gerçekçilikten esinlenerek yorumladı. Diğer bir ifadeyle hem Edward Said hem Machiavelli onun stratejisinde aynı anda var oldu. Altun bir yandan, bilginin objektif olamayacağını ve mutlaka iktidar ilişkilerini yansıttığını iddia etti. Dolayısıyla, Cumhurbaşkanı hakkındaki eleştirel yazı ve haberler aslında hakikate ulaşma amacı taşımıyor, alternatif iktidar odaklarının siyasi hedeflerine ulaşmasına yardım ediyordu. Altun tartışmayı bu noktada bırakmadı ve hızlı bir şekilde Machiavelli’ye geçiş yaptı. Buna göre; eğer medyadaki, sivil toplumdaki ve akademideki alternatif görüşler, bir hakikat arayışından çok siyasi bir ajandaya hizmet ediyorsa, bunu Cumhurbaşkanı hakkındaki bilgileri üreterek yapmakta, yani Cumhurbaşkanı’nın gerçekliğini tahrif etmektedirler. İletişim Başkanı’nın görevi ise, Cumhurbaşkanı hakkındaki bilginin eksiksiz bir şekilde halka ulaşmasını sağlamak olduğundan, alternatif seslerin susturulması bir baskıdan çok gerçeğin doğru anlaşılması için atılan mecburi bir adımdır. Altun’un bu yaklaşımı, siyasi iktidar sahibinin, yani Cumhurbaşkanının, elindeki iktidarı bilgi üretmek için kullanmadığını iddia edecek kadar tutarsız değildir. Bunun yerine, iktidarlar arası bir hiyerarşi kurar ve bilgi üretme hakkını en güçlüye, güç hiyerarşisinin en tepesindeki aktöre verir. Bilgiyi üretmek onun hakkıdır ve bunu yaparken, daha güçsüz iktidar odaklarının bilgi üretme teşebbüslerini askıya almak bu hakkın doğal bir sonucudur.

Bu anlayış, kaçınılmaz olarak siyasi iktidarın bilginin üretimi ve yayılması üzerinde mutlak bir egemenlik sahibi olmasını gerektirir. Hakikatin ne olduğundan ziyade hakikat iddiasının neye hizmet ettiği önemli olandır. Dolayısıyla, iktidarı tehdit edebilecek bir hakikat aslında yoktur çünkü hakikat denen şey aslında hiç var olmamıştır. Gücün kendisinden başka bir gerçek yoktur ve gerçek, güce ram olmak zorundadır. Bu uğurda; medya, sivil toplum ve akademi kontrol altına alınır ve vatandaşın maruz kalacağı bilgi bir süzgeçten geçer. Bu süzgeçten arta kalanlar, neredeyse tamamı hükümet kontrolünde olan yayın organları tarafından hızla yayılır. Böylece, Cumhurbaşkanı’nın yönetim konusunda gösterdiği hiçbir zafiyet kamusal tartışmanın bir konusu haline gelemez. Vatandaşlar bir illüzyon içerisinde tutulur ve onlara Cumhurbaşkanı hakkındaki bilgiler tam ve eksiksiz olarak ulaştırılır. Böylece vatandaş iktidara olan sevgisini giderek artan bir radikallikle muhafaza eder. Zira, İletişim Başkanlığı’nın ortaya koyduğu anlayış, hiçbir ekonomik problemin, insan hakları ihlallerinin, eğitim sistemindeki aksaklıkların, dış politikadaki hezimetlerin vatandaş tarafından algılanmaması üzerine kuruludur. Bununla birlikte, muhalif aktörler de bu medya gücü sayesinde keyfi bir şekilde tanımlanır, kimliklendirilir ve vatandaşa sunulur. Böylece, vesayetin popüler halk desteği muhafaza edilir.

Bütün bu çabalara rağmen iktisadi vaziyetin kötüye gitmesi kurulan vesayetin en zayıf noktası oldu. Benimsenen güvenlikçi dil, halkı mobilize etmek için formüle edilen lümpen milliyetçilik, kendi kişiliğini ispat etmek için sürekli etrafındakilerle tartışan ergenlik çağındaki bir insanı andıran dış politika ve iktisadi rasyonaliteden yoksun bir ekonomi yönetimi, Türkiye’yi son 5 senede ciddi biçimde fakirleştirdi. Türk lirası hızla değer kaybetti, yabancı yatırımlar durdu, işsizlik arttı, enflasyon yükseldi ve milli gelir düştü. Bunlar, vesayeti ayakta tutan güvenlikçi yaklaşımın Türkiye’yi akılcı bir politika izlemekten alıkoyması sonucunda oldu. Batı ülkeleriyle yaşanan bitmek tükenmek bilmeyen krizler, Türkiye’nin öngörülemez ve riskli bir ülke olarak tanımlanmasını beraberinde getirdi. Böylece, ülkenin finansman ihtiyacını karşılaması gitgide zorlaştı. Bu noktada, Vatan Partisi devreye girdi ve vesayetin hem diplomatik izolasyonunu hem de ekonomik sıkıntılarını Avrasya’nın önde gelen iki aktörü Rusya ve Çin vasıtasıyla çözmesine yardım etti. Bu rolü sayesinde, Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek, aldığı oyun fersah fersah üzerinde bir etkiye sahip oldu. Böylece vesayet kendisini devam ettirirken Rusya ve Çin gibi aktörlerin dış desteğine yaslanabildi.

-4-

Bu resim bize; milli güvenlik, tek adam rejimi, medya üzerinde kontrol ve Avrasya devletleriyle yakın ilişkiler gibi kavramlara değerek açıklayabildiğimiz bir vesayet mekanizması olduğunu söylüyor. Üstelik bu vesayet mekanizması, demokrasiyi belirli sınırlar içerisinde tutmayı ve toplumsal ilerlemeyi hedef almıyor. Tam aksine, siyaset kurumunu olabildiğince anlamsızlaştırıyor ve toplumun desteğini muhafaza edebilmek için kendi seçmen tabanını radikalleştiriyor ve farklı kutuplaşmayı derinleştiriyor. Yani toplumu ve bürokratik kurumları geliştirmek bir yana onları olabildiğince işlevsiz kılmayı amaçlıyor.

Önceki vesayetin kendisini nasıl meşrulaştırdığından yukarıda bahsettik. Bu yöntemler arasında demokratik bir meşruluk arayışı yoktur. Yani TSK kendisini, soyut ve tepkisi ölçülmemiş bir milletin bağrına bastığı biricik kurum olduğunu düşünmüştür. Kendisini oya sunmamış, bu yüzden oy almak için siyasi bir esneklik göstermemiştir. Bu yüzden, çizdiği ulusal güvenlik çerçevesinin dışında kalan aktörleri sistemin dışına itmiştir ancak makbul sayılan partiler ile olan ilişkisi gündelik siyasetin atmosferi altında şekillenmemiştir. Öte yandan yeni vesayet rejimi oya muhtaçtır. Bir arada kalabilmesi için mutlaka kazanması gerekir. Bu, her bakımdan absürt bir duruma işaret eder çünkü, hem siyasi sistemin meşruluk tanımını yapan hem de diğer siyasi partilerle aynı sistem içerisinde rekabet eden bir vesayet vardır. Milliyetçi Hareket Partisi, bir dönem Milli Güvenlik Kurulu’nun oynadığı rolü oynamakta ve ulusal güvenliğin sınırlarını çizmektedir. Ancak Milli Güvenlik Kurulu’ndan farklı olarak bunu siyasi saiklerle yapar ve kendi muhaliflerini hedef alır. Tayyip Erdoğan, MHP tarafından çizilen güvenlik çerçevesini memnuniyetle karşılar zira kendi siyasi çıkarları için attığı adımlar aniden devletin âli menfaatlerine yapılan büyük bir hizmet gibi görülmektedir. Devlet ile kendini özdeşleştiren bu ittifak muhalifleri kriminalize ederek, onların seçmen ile kuracağı ilişkiyi sürekli olarak taciz ederler ve aslında üstü kapalı olarak seçmene bir mesaj gönderirler. Bu şekilde oy desteğini canlı tutarlar ve varlıklarını günün sonunda bu oy desteği ile meşrulaştırırlar. Vesayetçi demokrasi kavramı bir şekilde demokratik vesayete döner ki, bu aslında literatürde “rekabetçi otoriterlik” diye adlandırılan kavrama oldukça yakınsar.

Bu vesayet rejiminin en büyük kırılganlığı, milli güvenlik adına eylediğini iddia etse de meşruluğunun oya dayanması zorunluluğudur. Zaten vatandaşa oylatılan şey de milli güvenliğin ta kendisidir. Ülkede baş gösteren diğer sorunlar ile ilgilenmeye ve yaratıcı politika önerileri geliştirmeye başladıkları anda vesayet sistemi dağılacaktır. Keza bu tip bir pragmatizm, oyunu güvenlikçiliğin sahasından alır ve siyasetin sahasına taşır. Artık üzerinde konuşulan konular milli güvenliğin bir parçası olmaktan çıkar ve siyasetin konusu olur. Vesayet tabii ki buna yanaşmaz, bunun yerine hayatın her alanını güvenlikleştirmeye gayret eder. Halkın gündelik hayatta yaşadığı problemler artık gizlenemez bir hale gelene veya bir skandal ile gündeme düşene kadar yokmuş gibi davranılır. Bu tip kriz durumlarında ise medya üzerindeki kontrol sayesinde yaşanan kaza az bir hasarla atlatılmaya çalışılır ancak konu siyasetin gündemi haline asla getirilmez, tartışmaya açılmaz. Çünkü bu yapıldığı anda, siyaset alan kazanır vesayet alan kaybeder.

Yine de hayat bazı konuların kamusal tartışmaya girmesini dayatır. İnsanlar işsizlik, hayat pahalılığı, halk sağlığı gibi konuları gündelik hayatlarında bizzat tecrübe ederler. Bu sayede alternatif bir gündem oluşmaya başlar. Toplumun en büyük sıkıntısını ekonomik meselelerin oluşturduğu bir dönemde ulusal güvenlikten veya milli bir beka sorunundan bahsetmek oldukça anlamsızdır. Ama vesayet oluşan gündeme cevap veremez. Bunu aşmak için siyaset yapmaya, milliyetçiliğin lümpen biçimine ara verip aklı selim ile davranmaya, tedbirler almaya ihtiyaç vardır. Ama vesayet bunu yapamaz. Yapamadıkça popülaritesi düşer ve önce vesayetin aktörleri arasındaki ilişki sarsılır, ardından da çöküş süreci başlar. Yeter ki siyaset yapmaya hevesli olanlar, yani muhalifler, vesayetin kurguladığı gündemler ile meşgul olmasınlar, vesayetin temposuna ayak uydurmaya çalışmasınlar ve toplumun organik gündemlerini takip edebilsinler.