Suriye: Olmak ya da olmamak...

  • 25.05.2013 00:00

 Türkiye, bulunduğu coğrafya itibarıyla bir Ortadoğu ülkesi. Yüzünün, özellikle demokrasi değerleri itibarıyla Avrupa’ya dönük olması, onun bu gerçeğini değiştirmiyor. Yıllarca tuhaf ve mesnetsiz bir elitist refleksle “Batı dünyasına ait olmak” adına sadece coğrafi olarak değil, tarihî, kültürel, dinî aidiyetleri bakımından da ister istemez bir parçası olduğu Ortadoğu’dan “uzak” durmaya çalışması,“kişilik bunalımı” yaşayan bir ülke görünümü vermesinden başkaca bir şeye yaramadı. (Bu“kişiliksiz” dış politika siyasetinin “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” veciziyle gerekçelendirilmesi ise, ayrı bir yazı konusu olabilir.) Bu nedenle Türkiye’nin gecikmiş bir yeniden şekillenme sürecindeki Ortadoğu’yla ilgili olması doğal ve hatta kaçınılmaz. “Kaçınılmaz” çünkü, “ilgili” olmaktan ziyade“uzak” durmanın marifet olacağı bir süreçtir sözkonusu olan.

Suriye’de patlak veren ve giderek bağrında taşıdığı “mezhep çatışması” potansiyelinin açığa çıkıp“iç savaş”a dönüştüğü olayları Türkiye’nin “komşu ülke” sıfatıyla izlemesi, neresinden bakılsa, bir“olmayacak şey” idi. İktidarda AKP değil de, mesela CHP olsaydı Türkiye yine “izleyici”kalamayacaktı. (CHP yönetimindeki Türkiye herhalde sıkı bir Baasçı olacak, ama bu tutumu ülkenin başına başka işler sarmasına neden olacaktı...) “Karmaşık” ilişki ve “hassas” dengelerin hâkim olduğu bir bölgede bir yeniden şekillenme durumu varsa, kuşkusuz kendi çıkarlarınızı gözeten bir tutumunuz olacaktır. Tam da bu nedenle gelişmelerden “uzak” durmanız mümkün değildir zaten. Ama sizin çıkarlarınız, başkalarının çıkarlarıyla karşı karşıya gelme riskini de beraberinde taşımaktadır Ortadoğu’da.

Suriye’de ve bir bütün olarak bölgede olup bitenlerle ilgili olmak durumundasınız, bu açık. Asıl mesele, sağlam bir yerde durmanız, güç ve imkânlarınızın nelere, ne kadar elverebileceğiyle ilgili doğru öngörülerin sahibi olmanız, yanlış hesap ve senaryoların mutlaka sonuçları olacağının bilinci içerisinde hareket etmeniz gerektiğidir. AKP’nin, CHP’nin krizden prim toplama gayretkeşliğinden ibaret sorumsuz muhalefeti bir yana, kendi adına ve elbette ki Türkiye adına muhasebe yapmakla karşı karşıya olduğu nokta burasıdır...

Reyhanlı katliamının istihbarat boyutuyla ilgili ciddi spekülasyonlar yürütülüyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün “İstihbarat örgütlerimizin takibi altında böyle bir olay nasıl olabilir?” şeklinde şaşkınlığını da gizlemediği açıklaması, olayın bu boyutuyla ilgili olarak da en hafif tabirle“düşündürücü” bir noktada bulunduğumuzu açıklıkla ortaya koydu.

Size Ortadoğu’yla ilgili asgari fikir sahibi herkesin bildiği bir “sır” vereyim: Ortadoğu’da buna benzer kapsamlı eylem hazırlıklarından, bölgede etkin istihbarat örgütlerinin pek azı gerçekten “haberim yoktu” diyebilir. Doğrudan kendi çıkarlarını hedefleyen bir eylem değilse sözkonusu olan, “bilirler”ve bildiklerini yeni taktik hamlelerin hazırlığı için “kullanmayı” tercih ederler. “Terör”, Ortadoğu’daki rejimlerin çoğu açısından hâlâ doğrudan ya da dolaylı bir siyaset yapma aracıdır. Bazen göz yumarlar, bazen arka planda manipüle ederler, bazen de “ihtiyaca binaen” kendileri yapay örgütler kurarak sürece müdahale ederler. Bölgeyle “ilgili” güçler de bu realiteyi pekâlâ bilirler ve onlar da bunu “kullanırlar”. Değil midir ki bu güçlerin mahir oldukları bir konudur bu; yani olasılıklar dâhilindeki en karmaşık durumlarda dahi çıkarlarını “üstte” tutacak sonuçlar devşirmek...

Türkiye, bölgede eksikleri ve sorunlarıyla birlikte yegâne demokrasi. Dolayısıyla Ortadoğu’da kendisini bir “aktör” olarak etkin kılabilmesi, ancak demokrasi ve özgürlüklerden yana bir duruşu olmasıyla mümkün. Ama bunun da gerekleri var. Mesela Kürt sorununda asgari bir barışçıl, demokratik çözüm sağlayamadan bölgede “etkin” olmanız mümkün değildir. Bu itibarla hükümetin başlattığı “süreç”, Ortadoğu’yla ilgili olurken atması gereken “olmazsa olmaz” değerinde bir adım idi.

Kürt sorununda ciddi bir “çözüm” imkân ve şansı nihayet belirdi. Ama ülkemizin bir başka temel eşitlik ve demokrasi meselesinde, “eşit yurttaşlık” talep eden Alevilerin sesine sağır kalmak, bu sorunu istismar etmeye hevesli çok çeşitli çevreleri harekete geçiren bir anlam ifade etmiyor sadece, beraberinde Türkiye’nin “mezhep çatışmasına karşıyız” şeklindeki açıklamalarının inandırıcılığını da tartışılır hâle getiriyor. Hele ki içeride ve dışarıda hükümetin “Sünnici” bir duyarlılıkla hareket ettiği kanaati bu denli yaygın ve güçlü iken...



[email protected]

Twitter: @CaferSolgun

 
YAZININ DEVAMI İÇİN
 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar