Sorun biraz da psikolojik...

  • 28.06.2013 00:00

 Başından belliydi ve Âkiller’in raporlarıyla yeniden tesbit edilmiş, belgelenmiş oldu. Sorunumuz biraz da “psikolojiktir”... Kürt sorunu da böyledir, Alevi sorunu da, temel demokratikleşme sorunlarımızın diğer gündemleri de. Bunun son derece anlaşılır nedenleri var ve öncelikle devletle ilgilidir.

Âkil raporlarında özellikle dikkatimi çeken meselenin bu yönü oldu. Toplumun büyük çoğunluğu barıştan yana, çatışmaların, ölümlerin durmuş olmasından hoşnut. Ama aynı zamanda “ne verildi, ne alındı” olarak özetlenebilecek kaygıları da var. Bu kaygının özellikle Türkler açısından yıllardır yürütülen inkâr politikalarıyla, şoven-milliyetçi söylemlerle yakından ilgili olduğu bir gerçek. Öyle ya; düne kadar “bölücü”, “terörist” olanlar ve “bir çakıl taşımızı dahi vermeyiz” denerek “seferberlik” ruhuyla üzerine çullanılan Kürtler ne olmuştu da “terörden”, “bölücülükten” vazgeçmeye karar vermişlerdi? “Kökünü kurutmaktan” bahsederken neden şimdi “barış” yapıyorduk acaba?

Bu bakış açsı tabii ki sürecin toplumsal meşruiyetini sağlamlaştırmak gereği önünde giderilmesi gereken bir problem; ama ne kızmak ne de hayıflanmak doğru. Çünkü bu sağlıksız bakış açısının sorumluluğunu devlet taşıyor. Dolayısıyla düzeltilmesine de devletin önayak olması gerekli.

Örneğin “ne verildi?” kaygısı içindeki insanlara şunun anlatılması gerekiyor: Verilen bir şey yok aslında; sadece Kürtlerin bir Türk, Arap, Fars, Fransız veya Alman olmaktan farksız haklarını tanıyacağız. Dillerini konuşabilecekler, dilleriyle eğitim ve siyaset yapabilecekler, uğradıkları haksızlıklar telafi edilecek vb. Ve Kürtlere bu doğal, meşru haklarının tanınması, Türklerden bir şey “alınacağı”, “kopartılacağı” anlamına gelmiyor...

Bu kaygı Kürtler açısından da, “ne oldu da devlet bize selam verdi” şeklinde yaşanıyor. Yani yaygın bir tereddüt ve güvensizlik var. “Neden ki” diye sormak bile abes sanırım.

Kürtler net bir biçimde, ne denli tereddütleri, güvensizlikleri olsa da, barıştan yana. Çünkü bu savaş hâline en çok onlar can verdiler, acı çektiler. Kürt olarak özgür yaşamaktan başka bir muratları yok. Doğal haklarının tanınmasını istiyor, bekliyorlar. Kendi acı deneyimleri nedeniyle, “acaba” soruları ile birlikte...

Kürtlerin ve Türklerin güvensizliklerinin temelinde “devlet” var. Bu, altı çizilerek vurgulanması gereken bir gerçek. Ve bugün “devlet” olarak anladıkları AKP iktidarıdır. Bunun Kürtler bakımından en açık göstergesi, düne kadar “TC” diye konuşurken, bugün devlet niyetine “AKP” demeye başlamalarıdır. Başbakan Erdoğan’ın iktidarına yönelik tavan yapmış “kendine güveni”, askerî vesayetin, yargı vesayetinin geriletilmiş olması ve hemen her gün “benim valim, benim polisim, benim askerim” vurgularıyla bezenmiş konuşmalar, toplumda tam da AKP’nin arzuladığı gibi devlet ve hükümeti eşitleyen bir algı ortaya çıkarmış durumda. Bu, siyaseten “başarı” addedilebilir tabii, ama sorumlulukları da bir o kadar “ağır” oluyor işte...

Çözüm Süreci”, ancak demokratik reform değerinde adımlar atılarak, fiilen çökmüş, iflas etmiş “eski Türkiye”nin yeni, demokratik, özgürlükçü bir cumhuriyet olarak yeniden inşa edilmesiyle ilerleyebilecek. Geldiğimiz noktanın ve Âkil raporlarında yapılan değerlendirmelerin özü ve özeti budur. Bu yönüyle Kürt sorunu, bu yeniden demokratik yapılanma doğrultusunun başta gelen itici gücü olarak zorlayıcı bir rol oynamaktadır. Barış ve demokrasi ihtiyacımızı “farklı” seçenekler gibi kurgulamaya çalışanlar olmasına rağmen...

Başbakan Erdoğan “öyle bir hazırlığımız yok” dese de, anadilde eğitim, Siyasi Partiler Kanunu’nun yeniden düzenlenmesi, yüzde 10 seçim barajının mutlaka aşağıya çekilmesi, Terörle Mücadele Kanunu’nun lağvedilmesi, koruculuk sisteminin tasfiye edilmesi, siyasi bir genel af, içine girdiğimiz yeni sürecin adımları olarak gündemimize girmiştir.

Ve dedim ya, sorun biraz da psikolojiktir. Bu adımları atmanın kimsenin “misafir”, “mülteci” ya da “işgalci” olmadığı bu coğrafyada eşit ve özgür yurttaşlar olarak birlikte, barış içinde yaşamamızın olmazsa olmaz koşulları olduğuna birbirimizi ikna etmemiz gerekiyor. “Kürt” olmanın, “Alevi” olmanın, “dindar” olmanın, “gayrımüslim” olmanın bir “sorun” olmasının utancının inkârcı devlet ideolojisi olduğunu bilerek, unutmayarak...

O hâlde “sürecin” bu özelliklerine uygun bir dili öğrenmek zorunluluğumuz var. En başta da Sayın Erdoğan’ın. Çünkü bir yandan “barış”, bir yandan kaygı ve soru işaretlerini canlı tutan “eski Türkiye’nin” diliyle konuşmak, “tek adam” hâlleri, “yüzde 50” söylemleri, birbiriyle uyuşmuyor. Artık “yeni” bir Türkiye’yiz ya; değil miyiz yoksa?



[email protected]

Twitter: @CaferSolgun

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar