Seçtiğimiz nedir

  • 27.03.2014 00:00

 Türkiye’de siyasi yapının oturmamışlığının en bariz göstergelerinden biri, kuşkusuz yerel seçimlerin yerel yöneticilerimizi seçtiğimiz, onların proje ve iddiaları arasında tercih yaptığımız seçimlerden ibaret olmayışıdır. Yerel seçimlerin genel seçimlerin provası gibi bir anlamı olması bir yere kadar elbette ki doğal ve anlaşılır bir şey. Ancak yerel seçimlerin asıl anlamı, adı üzerinde, yerel yöneticilerimizi seçecek olmamız. Yaşadığımız kentin sorunlarını hangi aday nasıl çözecek, daha insani şartlarda yaşamamız için kimin ne tür projeleri, sözleri, iddiaları var; normal şartlarda tercihlerimizi bu soruların yanıtlarını hangi aday daha inandırıcı ve güvenilir veriyorsa, ona göre belirleriz. Ama bizde öyle olmadığı malum.


Yerel seçimlerin kendi anlamına uygun bir havada gerçekleştiği ve bunun ne seçmenler ne de siyasi partiler ve onların adayları için bir “hayat memat” meselesi olmadığı bir Türkiye’de yaşamak, özlemimiz olmaya daha ne kadar devam edecek, bilemiyorum.


Ama 30 Mart seçimleri gerçekten de “farklı” bir ortamda cereyan ediyor. Ülke olarak yakın geleceğimiz üzerinde bu denli etkili olacağı besbelli başka bir yerel seçim deneyimimiz olduğunu sanmıyorum. Bu, tabii ki öncelikle iktidar partisinin tutumu nedeniyle böyle. Secim kampanyasını hakkındaki birbirinden ciddi rüşvet ve yolsuzluk iddialarını örtbas etmek amacıyla ancak darbe dönemleriyle kıyaslanabilecek uygulamalar eşliğinde bir “istikbal ve istiklal mücadelesi”ne dönüştüren, iktidar partisinden başkası değil. “Darbe girişimini” bastırmak adı altında adeta bir “parti devleti” inşa etmeye yöneldi. İktidar olmanın bütün imkân ve araçlarını akıl almaz boyutlarda “tehlikede” gördüğü istikbalini koruyabilmek için kullanmaktan geri durmadı ve durmuyor. Kamplaşma, kutuplaştırma siyasetini miting meydanlarında çocuklarının ölümünden sorumlu olduğu anneleri yuhalatmaya kadar vardırdı. Kimi ölülerimizi “terörist” (yani “katli vacip”) kimi ölülerimizi de “şehit” (yani “makbul” ve istismara müsait) ilan etti. İktidarda kalmaya devam etse bile “yönetilmesi” çok zor bir Türkiye tablosu ortaya çıkmasının mimari oldu...


AKP ve Erdoğan seçimleri böylesine “olağanüstü” bir atmosfere sürüklemekle de yetinmedi. Yani ortada “seçimdir, normaldir” diyebileceğimiz bir durum yok. Seçimlerde umduğu sonuçları alınca bizlere ne vaat ettiğini de biliyoruz. Sayın Başbakan yıllarca “kanka” olduğu Cemaat’i ihtiyaca binaen “düşman” hâline getirdi. Meydanlarda haykırıyor aylardır; “inlerine gireceğiz inlerine”... Sayın Fethullah Gülen’e demediğini bırakmadığı gibi taraftarlarına da her gün yeni hakaretler yağdırıyor. Mütedeyyin insanlar neye uğradıklarını şaşırmış durumdalar... Erdoğan ve iktidarının Alevi yurttaşlar konusundaki hissiyatları, artık kimse için sır değil. Aleviler kendilerini ve geleceklerini güvende hissetmiyor... Kürt sorununda ise “çözüm”den ziyade, “asıl niyetleri Çözüm Süreci’ni sabote etmek” şayiası çıkarmalarına karşın, yeniden sorunu bir “terörle mücadele” konsepti olarak ele alabileceklerinin güçlü işaretleri var. Ne de olsa bugüne değin kamuoyu önünde ne tür bir “çözüm” anlayışına sahip olduklarını deklare etmiş değiller ve dahası hâlâ yeri geldiğinde “terör örgütü” ve “siz iktidardayken neden Apo’yu asmadınız” ağzı kullanmaktan geri durmuyorlar...


Yeterince teslim alamamış, dize getirememiş olduklarını düşündükleri medya gruplarına açık açık saldırıyorlar, “filanca gazeteleri almayın” kampanyası yürütüyorlar mesela. İş dünyasının belirli kesimleri de Başbakan’ın hedef tahtasında. Büyük bir rahatlıkla “filanca mağazalardan alışveriş yapmayın” diyebiliyor. İktidarın bu icraat ve söylemlerine itiraz eden, eleştiren, hukuk, demokrasi, özgürlük ve adalet diyen herkes bir şekilde yaftalanıyor ve “30 Mart’tan sonra görürsünüz siz” denerek düpedüz tehdit ediliyor. Bazı gazeteci kılıklı yandaş militanlar aldıkları işaret doğrultusunda isim isim bazı gazetecilerin tutuklanacaklarını bile söylüyor...


Seçim atmosferi bu. Ve bunun sorumlusu da Başbakan Erdoğan ve iktidarı. İktidarına biat etmeyen herkesi tehdit eden bir anlayışla hükümet ediyor ve etmeye devam etmek istiyor. Bu anlayışla temel meselesi barış içinde birarada yaşamak olan bir ülkeyi ne kadar yönetebilirler ve bu anlayışı Türkiye ne kadar taşıyabilir?


Herkes kendi oyundan ve tercihinden sorumludur kuşkusuz ve açık ki 30 Mart seçimleri yerel seçimler olmaktan başka anlamlar da ifade etmektedir. Önümüze konulan sandıkta yerel yöneticilerimizi seçmeyeceğiz sadece, aynı zamanda keyfî bir otoriterizm ile hukuk, demokrasi, adalet seçenekleri arasında bir tercih de yapmış olacağız. Ülkemiz ve geleceğimiz adına. Dileyelim, hayırlı olsun...



[email protected]

Twitter: @CaferSolgun

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar