Bayrak mı, sopa mı

  • 16.06.2014 00:00

 Ülkemizde gündem bazen çok hızlı değişiyor. Herkes IŞİD’i konuşurken ben geçen yazımdan devamla Kürtlerin “bayrak” ile ilgili hissiyatlarını yazacağım diye şaşırmayın. Aslında birbirinden uzak konular da değil. Zira IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi daha çok oradaki Türk konsolosluğunun da işgal edilmesi ve bayrağın indirilmesiyle gündeme geldi. Bu bayrak konusu üzerinde açıklıkla konuşmanın zamanı geldi de geçiyor.

 

Öncesine gitmeyeceğim. İşkenceleriyle Kürtlerin hafızalarında kanlı bir iz bıraktığı bilinenDiyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nin komutanı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, her tarafı bayrak ve Türklüğe dair sloganlarla donatılmış cezaevine yolu düşen herkese yaptığı “hoşgeldin” konuşmasında, “Burası bir hapishane değil, Türkleştirme okulu” dermiş. Diyarbakır ve 12 Eylül faşizminin diğer hapishanelerindeki işkenceci subay ve askerlerin en büyük “motivasyon” kaynakları, “bayrak” idi. Mamak’ta Albay Raci TetikMetris’te Binbaşı Adnan Özbey ve diğerleri, uğursuz görevlerini “bayrak için” yapıyorlardı ve malum, 12 Eylül darbesinin kod adı da “Bayrak Harekâtı” idi...

 

12 Eylülcülerin hapishanelerdeki en büyük dayatmaları koğuşlara bayrak astırmak, İstiklal Marşı okutmak, insanların Atatürk İlke ve İnkılapları derslerine katılmalarını sağlamak ve bir bütün olarak itirafçılaşarak devlete “biat” ettirmekti. İnsan onur ve haysiyetine karşı yürütülen bu insanlık dışı sistematik saldırının gerekçesi de sonuçta “bayrak” önünde diz çöktürmek idi...

 

90’lı yıllar boyunca devletin Kürtlere karşı yürüttüğü “rutin dışı” mücadele de “bayrak” içindi. Faili meçhul cinayetler, binlerce köyün yakılıp yıkılması ile uyuşturucu kaçakçılığı gibi kirli işlerin birbirine karıştığı o yıllarda bu işlerin çakma kahramanları birer “bayrak sevdalısı” diye lanse edilmiş, “vatan için kurşun atan da yiyen de şereflidir” payesiyle taltif edilmişlerdi...

 

Belli bir yaştaki herkes hatırlar, 90’lı yılların sonuna kadar da devam eden bir uygulamaydı. Her nasılsa “sağ ele geçirilen” birtakım insanlar önlerindeki masanın üzerinde “yasadışı kitap, örgütsel dokümanlar” ve silahlar ile basına teşhir edilirlerdi. Gördükleri işkenceler nedeniyle perişan hâldeki bu insanların o “doküman” ve silahlardan haberi olmayabilirdi; önemli olan basına o resmi vermekti. Tabii arkalarında kocaman bir Türk bayrağı asılı olurdu...

 

Bayrak sadece Kürtlerin kafasında “sopa” değildi kuşkusuz. Devletin inkâr ideolojisine ve haksızlığa, adaletsizliğe itirazı olan herkes bu sopayı yemiştir. Ama ifade ettikleri “tehdit ve tehlike” potansiyeli diğerlerinden daha büyük olduğu için, en çok da Kürtler.

 

Oysa bayrağın kırmızısında, Osman Pamukoğlu gibi asker eskisi ırkçı siyasetçilerin iddialarının aksine Kürtlerin de kanı vardır. Dileyen Çanakkale Şehitliği’ne bir de bu gözle bakabilir. Fakat onların karşısına “bayrak”, hep varlıklarına kastedenlerin elinde bir sopa olarak çıktı. Kürtlerin tarihsel renkleri “kesk û sor û zer”i bayraklaştırmalarına sebep, biraz da budur...

 

Bayrak sözkonusu olunca Kürt siyasetçiler de dâhil herkes “ortak değer, ortak sembol, saygı” sözcükleriyle konuşuyor. Ama bayrağın kimlerin ellerinde ne gibi kirli amaçlara alet edildiğini dile getiren yok. Bu satırları okuyup da hemen şahsıma yönelik küfür, hakaret ve tehditler savurmaya yelteneceklere tavsiyem, önce bayrağa kimlerin onu nelere alet ederek kullandıkları üzerine bir parça düşünmeleridir.

 

Bunlar geçmişte mi kaldı? Lice olayında gördük ki, hayır. Bayrak bugün yine birilerinin elinde sopadır. Birileri yüz kızartıcı suçlarını onun arkasında saklamaya çalışmaktadır. Ve bayrak, gönderde çok da coşkulu dalgalanmamaktadır...

 

[email protected]

Twitter: @CaferSolgun

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar