Kirli uzlaşma

  • 26.06.2014 00:00

 Ergenekon sanıklarının ardından Balyoz sanıkları da Anayasa Mahkemesi’nin davada “hak ihlali” yapıldığına karar vermesiyle birlikte ilgili mahkemenin jet kararıyla serbest bırakıldı. Ayyuka çıkmış işkenceci geçmişinden dolayı değil de gizemli bir “devrimci” örgütün üyesi olmak iddiasıyla hüküm giyen Hanefi Avcı da bir gün gecikmeyle salıverildi. Balyoz sanıkları, daha hapishane kapısındayken yüksek perdeden “hesap soracağız” açıklamaları yaptılar, kendilerinden önce çıkan İlker Başbuğ ve diğer Ergenekon sanıkları gibi. Başbakan Erdoğan “bir teşekkür bile etmediler” diye sitem ederken, “havuz medyası” harıl harıl bir “kumpas”ın daha boşa çıkartılmasının memnuniyetini telkin etmeye ve sanıkların, sanık avukatlarının “paralel yapıya karşı mücadele” çağrılarını yayınlamaya girişti.

AYM’nin “hak ihlali” kararı vermesine gerekçe teşkil eden en önemli husus, konuyla doğrudan ilgili tanıklıkları önemli olmasına rağmen dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın mahkeme tarafından ifadelerinin alınmamasıydı. Her iki emekli komutan 2012 yılında “darbeyi ben önledim, hayır asıl ben önledim” tartışması içerisindeyken, bu gelişme üzerine “olay sadece disiplin suçuydu” demeye başladılar. İklim değişti, Akdeniz oldu tabii...

Malum, iktidar partisi askerî müdahale tehdidini savuşturduğuna kanaat getirdiğinden beri bu davalardan kurtulmak istiyordu. 12 Eylül davası olabilecek en ciddiyetsiz kapsamda karara bağlandı. İhtiyarların yaş haddi ve sağlık sorunları nedeniyle bir gün bile hapis yatmayacakları bugünden belli. AKP’nin sözüm ona en “hassas” olduğu 28 Şubat davasında tutuklu sanık yok zaten ve dava mümkünse kimsenin hüküm giymeyeceği, hapishaneye girmeyeceği bir şekilde kapanırsa ne âlâ diyecekler. 28 Şubat yeri geldiğinde “ahhh benim vatandaşım, biz neler gördük” edebiyatı yapma işini görüyor ve o da yetiyor.

Ergenekon ve Balyoz davaları bitmiş değil tabii. Sanıkları serbest bırakıldı, ama süren davalar. Her iki davada da iddiaların ciddiyetini sulandıran, adil yargılanma hakkını zedeleyen uygulamalar vardı. Bunların telafisi elbette ki gerekli, şükür, bunu AKP sözcüleri ve yandaşları zafer sarhoşluğu içerisinde “savcı” rolüne soyundukları zaman da söyleyenlerdenim. Bazı kavramlar gündelik çıkarların keyfiyeti ile her niyete çiğnenen sakız hâline getirilirse, “dün dündür bugün bugün” klişesinin arkasına saklanmak da zevahiri kurtarmaya yetmeyebilir. Hukuk ve adalet mesela...

Şu anda kamuoyunda estirilen hava, bu davaların birer “kumpas” olduğu yönünde. Ergenekon, Balyoz sanıkları “milli orduya kumpas” kuranlara karşı AKP ile kol kola. Bulunan formüller ve yargının ağır bir baskı altına alınmasıyla gelinen noktanın siyaseten anlamı, iktidar partisinin devlete derinlemesine intibak etme çabasına sessiz kalmaları karşılığında bu davaların hukuk ve adalet değerlerini çiğnemek, geçmişiyle ters düşmek pahasına bir “pazarlık” unsuru olarak kullanılmasıdır. Açık söyleyeyim, bu, kirli ve ülkemizin geleceğini tehlikeli belirsizliklerin birbirinden uğursuz olasılıklarına açık hâle getiren bir uzlaşmadır...

Serbest bırakılan sanıklar ve avukatları “havuz” medyası aracılığıyla ve AKP ile aynı ağızları kullanarak “paralel yapıya” karşı mücadele bayrağını yükselttiler. “Hayırlı olsun” diyeceğim ya, dalga geçmek gibi olacak; “hayırlı” bir tarafı yok çünkü.

Tabii artık yeni “darbe” davalarımız var. Gezi darbesi, 17-25 Aralık darbesi gibi. Bir de gerekli deliller bulunsa, tamamdır!

Bu arada “Çözüm Süreci” kımıldadı yine. Yasalaştırma hazırlığı var. Yine kızacakları kesin, ama bu işin “amaları” azalmadı, arttı. Demedi demeyin de...

[email protected]

Twitter: @CaferSolgun

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar