Kardeşlik güzel de...

  • 24.07.2014 00:00

 21 Temmuz günü Başbakan Erdoğan’ın Alevi kurum temsilcileriyle yazar ve akademisyenleri davet ettiği iftara katılıp katılmama konusunda açıkçası önce tereddüt ettim. Sonuçta Alevilerle ilgili yeni bir “açılım” spekülasyonları yapıldığından herkes gibi ben de haberdar olduğum için, biraz da gazetecilik refleksiyle “davete icabet etmek” gerektiğini düşündüm. Alevi Bektaşi Federasyonu’nun katılmama yönündeki tutumunu da son derece anlaşılır buluyorum. Sorunun çözümüne yönelik bir görüşme isteği geldiğinde elbette ki görüşeceklerini vurguladıklarını da eklemek gerek. Doğrusu da budur. Sorunun muhatabı “devlet”tir, onun meşru temsilcileridir. İktidar partisini beğenme beğenmeme herkesin kendi tercihiyle ilgili bir husustur; ancak bu kapsam ve nitelikteki sorunların çözüm muhatabı genel olarak siyasi yapı, özgül olarak ise iktidar partisidir. İktidar partisini yürüttüğü politikaları, yönetim anlayışı nedeniyle beğenmemek ayrı (nitekim benim de pozisyonum eleştirel bir pozisyondur), sorun ve taleplerinin çözümü noktasında onun sorumluluğuna, dolayısıyla “muhatap” konumuna uygun davranmak ayrıdır. Birbirine karıştırmamak gerekir.

Başbakan ve cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan’ın iftarın ardından yaptığı konuşmanın özeti, “kardeşlik” vurgusuydu. Her türlü ayrımcılığa karşı olduklarını belirtti. Birçok gazeteye manşet olduğu üzere “Aleviler Sünniler birbirinin hamisidir” dedi. Yaşadığımız gerçeklerden ve sorunun ne tür bir ciddi kutuplaşmanın temel unsurlarından biri hâline geldiğinden bağımsız olarak ele alındığında, bu konuşmanın içeriğine, mesajlarına pek az noktada itiraz ve eleştiride bulunulabilir. Fakat mesele şu ki, sorunu yaşadığımız gerçeklerden “bağımsız” ele almamız mümkün değildir. Konuşmanın bir başka özelliği, somut ve bağlayıcı herhangi bir çözüm önerisinde bulunmamasıydı. İktidar partisinin yeni bazı adımlar atma hazırlığı olduğu anlaşılıyor ve görünen o ki bunun için “zamanlama” yapılıyor...

Bu nedenle herkesin artık ezberlemiş olduğunu düşündüğüm bazı hususları anlaşılır bir dille yinelemekte yarar var.

Sorunun “eşit yurttaşlık” bağlamında çözümü için gelinen noktada artık bir “pazarlık” konusu yapılamayacak en önemli adım, cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınmasıdır. Yani fiilen zaten var olan durumun adının konulmasıdır. “Açılım” için bu adımın atılması olmazsa olmaz bir önem ifade etmektedir.

Bir diğer temel konu, mevcut hâliyle ayrımcılık üreten bir vesayet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) statüsüdür. DİB adında bir “devlet kurumu” varken gerçek manada bir din ve vicdan özgürlüğünden bahsetmek mümkün değildir.

Bu temel hususları es geçip “dedelere maaş bağlamak” yoluna gidilir ve “açılım” diye buna denirse, daha önce de yazdım, bu, sorunu daha da ağırlaştırmaktan, Alevi toplumunu kendi içinde parçalamaktan, Alevi inanç rehberlerini de “devletleştirerek” din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin talep ve beklentileri belirsiz bir geleceğe “ötelemekten” başka bir sonuç üretmeyecektir. Oysa görebildiğim kadarıyla hükümetin en çok kafasına yatan bu. Yanlış, çok yanlış; “eğer açılım dediğiniz buysa yapmasaydınız daha iyiydi” dedirtecek kadar yanlış...

Sorunun bir de “kutuplaşma” boyutu var ve en başta Başbakan Erdoğan’ın bundaki payı görmezden gelinecek gibi değildir. Belki de öncelikle taşlaşmış önyargıların üzerine gitmek gereği var. Çünkü bu önyargılarla birlikte sahici bir “kardeşlik” olmaz, olmuyor, olamaz. “Siyasettir, fazla düşünülmeden bazı laflar edilmiş olabilir” şeklinde sorunun önem ve ağırlığını hafifletmeye çalışanların çabası ise nafile bir çabadır.

Nedenleri var; gelecek yazıda bunu ele alacağım.

[email protected]

Twitter: @CaferSolgun

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar