Zor zamanlar diyalektiği

  • 25.08.2014 00:00

 Zor bir dönemden geçiyoruz. Malum, Türkiye’nin siyasi durumu ve gidişatını tahlil etmek için öteden beri en çok kullanılan klişe cümlelerden biridir bu. Klişe bir laftır ama pür-u melalimizi anlatmak için ister istemez kullanıyorsunuz. Tabii, her dönemin şartlarına göre bu “zorlukların” içeriğini oluşturan sorunlarımız değişkenlik arz ediyor. Değişmeyen, hep “zor dönemlerden” geçiyor oluşumuz olarak baki kalıyor.

Bugüne değin bu zorluklara karşı gösterilen sosyal ve siyasi refleksler, küresel dinamiklerin de etkisiyle Türkiye’yi değiştiren bir rol oynadı. Bu, son derece doğal ve diyalektik bir olgu.

Örneğin darbe tehdidi, askerî vesayet şartlarındaki “zorluklarımız” devletin toplumu kafasına göre şekillendirme dayatmasına karşı en geniş manasında bizleri biraraya ya da yan yana getiren bir etken idi. Milliyetçi veya “sol” görünümlü statükocu çevrelerin değişim ve yenilenmeye karşı gösterdikleri dirence rağmen hem de.

Türkiye’nin 2000’li yıllarla birlikte artık daha fazla “bölücülükirtica” vb. denerek ertelenemeyecek, ötelenemeyecek demokratik değişim ihtiyacı, AKP’nin siyasetteki en büyük şansıydı. Bu şansı siyaseten değerlendirme performansı değişik biçimlerde değerlendirilebilir. Ben performansının çok parlak olduğu kanısında değilim, aksini düşünenler de var tabii. Bu tür dönemlerde kalıcı, dönüştürücü reformlara öncülük edenler genellikle sosyal demokrat iktidarlar olmuştur. Bizdeki “özgünlük”, değişim ve yenilenme ihtiyacını temsil etme iddiasıyla sahneye çıkan partinin Milli Görüş geleneğinden gelen, kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan bir parti olmasıydı.

Hiç kuşkusuz değişim ve yenilenme ihtiyacını temsil eden partinin ideolojik kimliğini beğenmiyor olmanız, onun misyonunun önemini azaltmaz. Örneğin sözkonusu olan AB’ye üyelik ve demokrasinin standartlarını AB düzeyine çıkarmak ise, bunun gerçekleşmesini sağlamak için çaba göstereceksiniz. Örneğin hükümet Kürt açılımı, Alevi açılımı yapmaya niyetlendiğinde, başörtüsü yasağına son verdiğinde, tavrınız ve tarafınız hak ve özgürlüklerin kayıtsız şartsız tanınmasından, barış ve demokrasiyi savunmaktan yana olacaktır. Örneğin darbe planları, organizasyonları yapanlar yargı önüne çıkartıldığında “yesinler birbirlerini” demeyecek ve demokrasiyi savunacaksınız... Eksikleri, hataları, atılan adımı “sulandıran”, boşa çıkartan tutum ve yaklaşımları “yapıcı” bir açıdan eleştireceksiniz. Tabii ki ölçünüz demokrasi, hak ve özgürlükler ise...

AKP’nin “ustalık” dönemi, açılım ve reform çizgisinden uzaklaştığı, askerî vesayetin geriletilmiş olmasını demokratikleşme çabasını derinleştirmenin değil kendisini “devletleştirmenin” fırsatı olarak gördüğü bir dönem olarak yaşanıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın son konuşmalarında vurguladığı “dava” ve “yeni Türkiye” söyleminin içeriği bundan başka bir şey değil. Erdoğan’ın Çankaya’ya çıktıktan sonra da 2015 seçimlerine kadar en büyük mesaisinin parti ve hükümeti yönetmeye devam etmek olacağı bugünden belli olduğuna göre, göz göre göre bir “parti devleti” inşa edildiğini söyleyebiliriz. Aslında “parti devleti” de değil, tuhaf bir “tek adam” rejimi; Erdoğan’ın gönlünden geçen bu...

Peki neden?

Bu, tek başına “iktidar bozar” olarak açıklayabileceğimiz bir durum değil artık. Bir hukuk ve adaleti askıya alma, iğdiş etme, kendine göre şekillendirme mecburiyeti sözkonusu. Bu, ağır bir mecburiyet. Kolay değil, devleti ele geçirmeyi gerektiriyor. Ama bunu yapıyor olmayı izah edecek bir gerekçeniz olmalı. “Gerekçe” yerine rahatlıkla “düşman” da diyebilirsiniz.

Gelecek yazı “düşmansız” yaşayamayan “eski” ve “yeni” devleti kıyaslayacak...

[email protected]

Twitter: @CaferSolgun

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar