Madem sürecin sahibi artık Çankaya’da...

  • 1.09.2014 00:00

 Ahmet Davutoğlubaşkanlığındaki 62. Hükümet’te en “kritik” değişiklik herhalde Çözüm Süreci’ni koordine eden Beşir Atalay’ın koltuğuna Yalçın Akdoğan’ın oturması. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “politbüro” olarak da ifade edilen “çekirdek” ekibinde yer alan Akdoğan döneminde Çözüm Süreci, önünde durduğu eşikleri geçebilecek mi? Göreceğiz.

İster istemez yer yer tekrar olabilir, zira daha önce de Çözüm Süreci’ne dair birçok yazı yazdım, ama bir “yeni başlangıç” durumunda olduğumuzu varsayarak konuyla ilgili düşüncelerimi ortaya koymayı naçizane görev sayıyorum...

Sayın Akdoğan’ın “koordinatör” olacağı bu dönemde öyle sanıyorum ki en büyük “mahareti” süreci kritik bir adım atmadan “idare etmek” olacak.

Çünkü bu sefer de “hele şu seçimleri de alalım” denmesi kuvvetle muhtemel; “2015 seçimlerini de alalım, yeni anayasa yapacak çoğunlukla yeniden iktidar olalım, bakarız”...

Oysa öncelikle meselenin ifade ettiği gündelik siyasete kurban edilemeyecek önemi konusunda net olmak gereği var.

Kürt sorununda barışçıl çözüm, devlet düzeyinde karar verilmesi gereken bir anlama sahiptir. Bu nedenle Çözüm Süreci’ni bir kişinin ve hatta bir hükümetin meselesi olarak görmek kadar büyük bir yanlış olamaz. Bu nitelikte sorunların çözümünde elbette ki “liderlerin” rolü büyüktür. İlk adımı liderler atarlar. Ve sonrasında sorunun devletin yapısıyla ilgili ve toplumsal boyutları da bulunan bir “barış” sorunu olması nedeniyle, gösterdikleri iradeyi devlete ve topluma mal ederler. Ki, atılan adımın hükmü kendilerinin liderlik ömürleriyle sınırlı kalmasın ve sahiden de bir “yeni” duruma yol açabilsinler. Aslında lider olmaları da bununla mümkündür. Kendilerinden sonra eski tas eski hamam olacaksa, orada gerçek bir “liderlik” rolü oynanıp oynanmadığı da tartışılır.

Kürt sorununda “barış” imkân ve ihtimalini Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarına bağlı görenler, bilerek ya da bilmeyerek sorunun önem ve kapsamını hafife alıyorlar.

Unutmayalım, sözkonusu olan İstanbul’a 3. havaalanı ya da köprü yapmak değil rejimin kırmızıçizgilerinden birini oluşturan bir sorundur.

Eğer Çözüm Süreci hâlâ “Erdoğan varsa var” durumundaysa ve bir devlet zihniyetinin dönüştürülmesi, bir demokratik yeniden yapılanma ya da revaçtaki deyişle bir “yeni Türkiye” konusu ciddiyetiyle ele alınmıyorsa, sorun, öncelikle budur.

Barış, bir devlet iradesi ve kararıysa, devletin soruna sebebiyet veren zihniyetten arındırılması, yani inkâr ideolojisinin terk edilmesi, köklü bir demokratik yeniden yapılanma hamlesine girişilmesi gerekir. Kamuoyunun önemli ölçüde süreci desteklemesinin sağladığı avantajla, barış içerisinde birarada yaşama istem ve özleminin bir toplumsal irade, bir toplumsal mutabakat, bir toplumsal barış iradesi hâline gelmesine öncülük etmek gerekir. Oysa AKP iktidarı ve oluşturduğu “yandaş” tabakaların bütün gayreti, “Erdoğan’a güven gerisini merak etme sen” rüzgârı estirmenin ötesine gitmiyor.

MHP bir yana Kemal Kılıçdaroğlu partisindeki ultraulusalcılarla oluşturduğu dengeyi bozmak pahasına CHP’yi sürecin karşısına dikmedi. İktidar partisi bunu bile değerlendirmedi; meselenin “siyasetler üstü” önemine vurgu yapması gerekirken, “süreç benimdir kimselere yedirmem” türü tuhaf bir tutum içerisinde oldu. Aynı şekilde sivil toplumun sürece etkin ve etkili şekilde katılmasını isteyen değil, aksine önünde duran bir tavır takındı.

AKP, “süreci” bugüne değin etkili bir iç politika argümanı olarak kullandı. Bence bunun da miadı doldu ve iş artık “ciddiye” bindi.

Erdoğan artık “devletin başı”dır ve dolayısıyla sahiplendiği süreci devlete mal etmekle yükümlüdür.

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar