HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu vekil seçilmezden önce kamuoyunun insan hakları savunucusu olarak yakından tanıdığı, bildiği bir isim. Vekil olduktan sonra da bu kimliğine uygun davrandı. Bunun içindir ki hemen her kesimden mağduriyet yaşayan insanların umutla derdini aktardığı, çare, çözüm aradığı biri oldu. TBMM bünyesinde insan haklarıyla ilgili sorunları gündeme getiren, bu yönde kamuoyu oluşturmaya çalışan birkaç isim varsa herhalde birincisi sayın Gergerlioğlu’dur.

Gergerlioğlu emniyet ve cezaevlerindeki çıplak arama şikayetlerini TBMM gündemine getirdiğinde iktidar kanadından belki de “İddiaları araştıracağız” gibi yuvarlak bir karşılık göreceğini düşünmüştü.
Ne var ki son derece ağır suçlamalara, ithamlara maruz kaldı ve asıl konuşulması gereken sorun bu itham ve suçlamaların gölgesinde gözlerden kaçırılmak istendi.
İktidar kanadından Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun gündeme getirdiği sorunu değil ama bizzat kendisini, kişiliğini hedef alan itham ve suçlamalar oldu; bazılarını hatırlatmak isterim.
Mesela İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “Türk Polis Teşkilatına bu iftirayı atan ispatlamazsa namussuzdur, şerefsizdir, haysiyetsizdir, alçaktır. Bunu Meclis kürsüsüne taşımak da kelimenin tam anlamıyla acizliktir” dedi (24 Aralık 2020). Aynı açıklamasında Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu kastederek, “FETÖ'cü terörist olduğu herkes tarafından bilinen, sözde bir milletvekilinin sözlerinin peşine takılıyorsunuz. (Ömer Faruk) Gergerlioğlu denilen fersude, FETÖ'cü bir teröristtir. Üzerinde sadece milletvekilliği zırhı var. Müptezel. FETÖ'nün kurgusuyla sözlerini ifade etmektedir” dedi.
Sayın İçişleri Bakanı peş peşe bu hakaret ve ithamları sıralayınca Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da hemen harekete geçip Gergerlioğlu için “FETÖ silahlı terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Anayasal düzenine yönelik hedeflerini meşru göstermek ve bu hedef lehine kamuoyu oluşturmak amacıyla kasıtlı olarak paylaşımlarda bulunduğu şüphesi” ile re’sen soruşturma başlattı.
Mecliste Gergerlioğlu’na ilk tepki gösteren kişi ise AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin oldu ve o da şöyle dedi: “Ben Türkiye’de çıplak arama olduğuna asla inanmıyorum, yok böyle bir şey. Zaten bu konuya İçişleri Bakanımız genel kurulda cevap verdi. Bunu çok net söyleyeceğim, bu bir FETÖ yöntemidir. Ne münasebet, hem de bahsettiği kadınlar mütedeyyin kadınlar. Bütün hayatı kadın mücadelesi ile geçmiş bir insanım, böyle bir şeye müsaade edebilir miyiz biz? Bir kadının böyle aranmasına biz tahammül edebilir miyiz? Akıl var, mantık var.” (17 Aralık 2020)
Sayın Zengin konunun TBMM gündeminde tekrar gündeme gelmesi üzerine kamuoyunda tepki toplayan bu sözlerine yeni bir boyut getirdi ve “Bir kadını çıplak arayacaksın, dakikasında bundan rahatsızlığını beyan eder, bir sene beklemez. Onurlu kadın, ahlaklı kadın bir sene beklemez” dedi. (19 Şubat 2021)
Zengin’in FETÖ iddiasıyla yargılanan kadınları kastederek “Talimatla bebek doğuruyorlar” dediği konuya ise hiç girmeyeyim…
Geçerken belirtmemek eksiklik olur. Sayın Zengin’in öncelikle şikayet sahibi kadınlar nezdinde soruna duyarlı herkesi rencide eden bu sözlerine tepki göstermek ne denli haklı ise hakaretamiz tepkiler aynı ölçüde yersiz, yanlış ve haksızdır. Sorunun doğru temelde tartışılmasına hiçbir katkısı olmadığını ise söylemeye bile gerek yok.
Konuyla ilgili görüşlerimi lafı dolandırmadan dosdoğru söylemek için bu hatırlatmayı yapmam gerekliydi.
Çünkü “çıplak arama” veya “onur kırıcı arama” konusunda mağdur ve tanık sıfatıyla benim de söyleyeceklerim var.
 
Şahidim…
Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu insan hakları sorunlarına duyarlı kamuoyu gibi ben de vekilliğinden çok önce bir insan hakları savunucusu olarak tanıdım. Mazlum Der başkanlığı yaptığı da bilinen bir şey. Bu alanda yaşanan sorunlara yaklaşımında kimdir, nedir ayrımcılığına yer vermeyen bir anlayışla hareket etmiştir ve vekil olduktan sonra da bu duyarlılıkla hareket etmeye özen göstermektedir. AKP bünyesinde siyaset yapan birçok kişi de, bugün susuyor olsalar da, kendisini bilir, tanır.
Onun bu duyarlılığı altı çizilmesi gereken bir öneme sahip. Çünkü sorunun veya şikâyetin sahibinin şu veya bu iddiayla yargılanıyor olması ya da hükümlü olması, mağduriyetine göz yumulmasının gerekçesi olamaz. Hak, hukuk, adalet, yasaların hakkaniyetle uygulanması gibi bir duyarlılığınız varsa ve hele ki iktidar olduğunuz için bu değerleri gözeterek işinizi yapmak gibi bir yükümlülüğünüz varsa… Hoşunuza gitmeyen, siyaseten zarar göreceğinizi düşündüğünüz bir görüş gündeme geldiğinde o görüş sahibini “terörist” olmakla yaftalayarak bastırmak ne tür bir “hukuk” ve yönetim anlayışıdır acaba?
 
Türk Polis Teşkilatı’nı savunuyorsunuz, ama…
Süleyman Soylu siyasete dün atılmış biri değil, deneyimli bir siyasetçidir. Bugün bakanlığı bünyesindeki Türk Polis Teşkilatı’nın insan hakları deyince çok da “parlak” bir sicili olmadığını bilmiyor olabilir mi? En azından duydukları vardır herhalde.
Türk Polis Teşkilatı’nın evveliyatında işkence vardır, işkencecilik vardır ve çıplak soyarak “şüpheli”nin onurunu kırmak en gözde işkence yöntemleri arasındaydı: Soyarak dövmek, soyarak elektrik vermek, soyarak askıya almak… ve söylemeye dilimin varmadığı daha neler neler… Yönettiğiniz teşkilatın böyle bir “sicili” varsa işkence, eziyet şikayetlerini ciddiye alarak soruşturmak durumundasınız, bastırmak değil.
 
‘Neden bir sene sustu?’
Özlem Zengin’in hedef aldığı mağdur kadının başına geleni hemen açıklamamış olması, ona ve kendi mağduriyetini dile getirenlere yönelik bir karşı “suçlama” haline getirildi. Bu izan, anlayış, empati ve vicdandan yoksun yaklaşım için, iyi niyetle söylenebilecek yegâne şey şu: İşkence kötü bir şeydir. İnsanın ruhunu yaralayan bir şeydir. Ahlaksızlıktır. Alçaklıktır. Şerefsizliktir. Ve işkenceye maruz kalmış olmak ballandıra ballandıra anlatılabilecek bir şey değildir, hele ki söz konusu olan bir kadın ise. Kuşkusuz cesaretle anlatanları, elindeki kısıtlı hukuki imkânları kullanarak işkencecilerin cezalandırılması için mücadele eden insanları tenzih ediyorum. Ama önlerine gelen bir şikayeti gereğince araştırmak, soruşturmak yerine “neden bir sene bekledi?” gibi bir karşı suçlama getirmek, olacak şey değil…
Üzerinden yıllar geçmiş olmasına karşın eli kalem tutan biri olarak ben, maruz kaldığım işkenceleri yazmak, anlatmak konusunda en hafif tabirle sıkıntı yaşıyorum. Elim dilim tutuluyor, kaskatı kesiliyorum, titriyorum, ağlıyorum, konuşamıyorum… Ahlâkım, şerefim, haysiyetim “eksik” olduğu için değil Sayın Zengin!
 
Cezaevlerinde çıplak arama…
Hapishanelere girişte ve bulunduğunuz hapishaneden bir başka hapishaneye sevk veya sürgün edilirken onur kırıcı arama yapıldığını, bir parça cezaevi tecrübesi olan herkes ve onların yakınları bilir. Evet, yanlış okumadınız; bulunduğunuz cezaevinden bir başka cezaevine yollanırken, hem çıkış “işlemleri” hem de “giriş” işlemleri esnasında çıplak arama dayatması vardı. 12 Eylül hapishanelerinde de 90’lı yıllar hapishanelerinde de. Buna karşı çıktığımız için çokça dayak yemişliğimiz, onur kırıcı aramaya son verilmesi için çokça açlık grevi yapmışlığımız vardır.
Bunun “geçmişte” kalan bir uygulama olduğunu söylemek isterdim. Ama Gergerlioğlu’nun gündeme getirdiği örneklerden anlıyoruz ki hala da çıplak arama dayatmaları var.
Bizzat bildiğim bir örnek… Gazeteci bir arkadaşım, Aslıhan Gencay, geçtiğimiz yılın sonlarında denetimli serbestlik hakkından yararlanarak tahliye edilecekken çıplak arama ve “otur-kalk” dayatmasına karşı geldiği için hakkında disiplin soruşturması açıldı ve denetimli serbestlik hakkı hapishane tabiriyle “yakılmak” isteniyor. Evet, yanlış okumadınız; denetimli serbestlik kapsamında tahliye olmak üzere iken… Halen Kayseri Bünyan Kadın Kapalı Cezaevinde. (Belki bir merak eden olur; davası “siyasi” ama “Fetö” değil.)
***
Hapishanelerin durumu, bir iktidarın çehresini en net şekilde gösteren aynalardır. Hapishanelerden yükselen seslere gereğini yapmak yerine kulaklarını kapatmak, o sesleri bastırmaya ve kamuoyu dikkatinden kaçırmaya çalışmak, o seslere tercüman olmaya gayret eden insan hakları savunucularını tehdit etmek bu gerçeği değiştirmez, ortadan kaldırmaz.

  • Abone ol