• 12.05.2021 07:17
  • (92)

4 Mayıs, Dersimlilerin hafızasında kanla kazınmış unutulmaz tarihlerden biridir. “Roza Şaê” diyoruz biz, yani “kara gün”, tıpkı Seyit Rıza ve arkadaşlarının asılarak öldürüldüğü 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan o uğursuz gece gibi…

Dersim 38 gerçeklerinin yazılmayan, konuşulmayan, söylenmeyen bir yönü kalmadı denilebilir. Ne var ki hâlâ gerçeği resmî tarih yalanlarından ibaret zannedenler var. “İsyan” diyen var, “İngiliz oyunu” diyen var, hatta “olayın” arkasında Fransa’nın, Rusya’nın olduğunu iddia edecek denli bilerek veya bilmeyerek gerçekleri tahrif edenler veya bu tahrifatlara inananlar var. Üstelik bunlar oldukça çeşitli bir yelpazeyi oluşturuyorlar. Kimisi sağcı, kimisi “solcu”, kimisi milliyetçi veya mütedeyyin olarak kendilerini tarif ediyor. 

4 Mayıs, 15 Kasım gibi yıldönümleri vesilesiyle Dersim gerçeklerini her dile getirdiğimizde, kefensiz toprak olan atalarımızı her andığımızda, her “yüzleşme” çağrısı yaptığımızda ideolojik hassasiyetleri farklı olmasına karşın aynı öfkeyle seslerini yükseltiyorlar, “Devlete isyan eden layığını bulur” demeye getiriyorlar. Açıkçası bunların içinde hâlâ en alışamadığım tepkiler, ruhu Kemalizmle sakatlanmış “solcu” görünümündeki kişiler. “İngiliz emperyalizmi” diye söze başlıyor “feodalizmin tasfiyesi” diye devam ediyorlar…

Hadi ben ve benim gibi Dersimli yazarların, sanatçıların, kurumların çabalarını bırakalım bir kenara, o kadar belge, bilgi, arşiv, canlı tanık anlatımları, katliama katılan askerlerin anlatımları orta yerde olmasına karşın hâlâ çok bilmiş edalarında bu tür gerçekle yüzleşmekten kaçınan cehalet, doğrusu, bazen insanı karamsarlığa sürüklemiyor değil.

Ne var ki bıkmaya, yılmaya, karamsarlığa kapılmaya hakkımız yok. Değil midir ki ölmüşlerimizden miras hayatlar yaşayan “kılıç” veya “katliam artığı” bir nesiliz; bu gerçeklerin sözcüsü olmak boynumuza asılı yazgımız, sorumluluğumuzdur…

Bilenler bilmeyenlere, duyanlar duymayanlara, okuyanlar okumayanlara anlatsın: Dersim 38 soykırım saikiyle işlenmiş bir insanlık suçudur. İnancı ve etnik kimliği, değerleri nedeniyle bir halk 1937 yılında başlayan, 1938 yılında en kanlı boyutuyla yaşanan ve 1940’lı yıllara değin yer yer süren bir katliamla yok edilmek istenmiştir. Sürülenler, sağ kalanlar, askerlere “ganimet” misali “besleme” verilenler, geride kalanlar yoğun ve sistematik bir asimilasyon cenderesi içerisinde başkalaşıma uğratılmak istenmiştir…

Konu bir yazı içerisinde bütün yönleriyle ele alınamayacak denli dallı budaklı, derin bir konu. Bu nedenle bu yazının konusu, biraz uzatmak pahasına, 4 Mayıs 1937’de alınan “Umumi Tenkil” kararı ile sınırlı olacak. 

1937’de ne oldu?

4 Mayıs 1937 günü Cumhurbaşkanı sıfatıyla Mustafa Kemal Atatürk ile Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın da imzalarını taşıyan “Gayet Gizlidir” ibareli Bakanlar Kurulu kararıyla orduya Dersim için “umumi tenkil” emri verildi. Başbakan İsmet İnönü idi. Zaten hazırlıklar uzun süredir yapılıyordu. 1935 yılında Dersim’in adı “Tunçeli kanunu” ile “Tunçeli” yapılmış, “koloni yetkileriyle” (niteleme Fevzi Çakmak’a ait) donatılmış bir Umum Müfettişlik oluşturulmuş, başına da Karadeniz’de Rumlara, Ermenilere ve Koçgiri’de Kürtlere karşı gerçekleştirdiği katliamlarla nam salmış Sakallı Nurettin’in damadı Korgeneral Abdullah Alpdoğan getirilmişti. Dersim’de yeni yollar, karakollar, kışlalar inşa edilmiş, aşiretlerin elinde bulunan çoğu Rus harbinden kalma silahlar toplanmış, nüfus sayımı yapılmıştı. 

İki madde, bir “mülahaza” ve iki de “not”tan oluşan Umumi Tenkil kararının ardından neler yaşandığını özetleyerek anlatmak isterim.

“Gayet gizlidir” ibareli “umumi tenkil” kararı şöyleydi: 

“Son günlerde Tunceli’de meydana gelen olaylara dair raporlar 4.5.1937 tarihinde Atatürk’ün ve Mareşal’ın (Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak kastediliyor-CS.) bizzat katılımlarıyla incelenip değerlendirilerek aşağıdaki sonuca varılmıştır:

Toplanan kuvvetlerle Nazmiye, Keçizeken (Aşağı Bor), Sin, Karaoğlan hattına kadar, şiddetli ve çok etkili bir saldırıyla varılacaktır.

Bu defa isyan etmiş olan bölgedeki halk toplanıp başka yerlere nakledilecektir. Ve bu toplanma harekâtında köylere baskın yapılarak hem silah toplanacak, hem de bu suretle elde edilenler nakledilecektir. Şimdilik 2 bin kişinin nakli için gerekli tedbirler hükümet tarafından alınmıştır.” 

2 maddelik kararın altında yer alan bir paragraflık “mülahaza” ise şöyle deniyordu:

“Sadece saldırı harekâtıyla ilerlemekle yetinildikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri tamamen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak gerekli görülmüştür.”

“Yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek” denilerek aslında  “toplu katliam” emri verildiği, anlaşılıyor olmalı…

“Tenkil” kararında iki de “not” vardı. Bu notlar da hükümetin bir “askerî karargâh” titizliğiyle her türlü detayı düşünüp planlamaktaki “hassasiyetini” göstermesi bakımından önemli:

“NOT: Malatya’dan ve Ankara’dan gönderilen kuvvetlerin cepheye ulaşmaları ve cephedeki kuvvetlerin ufak tefek talimleri ve dinlenmeleri ve bundan başka Diyarbakır’dan gelecek taburun görevlendirilmesi, bütün bunlar düşünülerek bir hafta sonra, yani 12 Mayıs’ta ileri harekâta başlanabileceği anlaşılmaktadır.

NOT: Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp, kullanmaya çalışmak lazımdır.”

Bu kararının ardından Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Elazığ’a gider, oradan da Pertek ve Hozat'a geçer, askerî birlikleri denetler. Umum Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan komutasındaki 4. Müfettişlik karargahında hazırlıklar gözden geçirilir, planlamalar yapılır ve Bakanlar Kurulu’nun 4 Mayıs tarihli kararında öngörülen tarihten önce, 8 Mayıs 1937 günü, Genelkurmay tarafından tenkil harekâtını başlatma emri verilir. 

19 Mayıs 1937 tarihinde ordu Dersim'de “genel taarruz”a geçer. Adeta yabancı bir “düşman” coğrafyası işgal edilir gibi davranılır. Zaten ajite edilen askerî birliklere en çok söylenen de budur: “Bunlar Ermenidir! Acımayın!” (Yıllar sonra vicdanı sızlayan katliama katılmış bazı askerler, “Bize yalan söylediler. Yakarak, kurşunlayarak, süngüleyerek öldürdüğümüz insanlar son nefeslerini ‘Ya Ali! Ya İmam Hüseyin!’ diyerek verdi” dediler. Bazı Kürt askerler ise Dersimlilerin de kendileri gibi Kürt olduğunu fark ettiklerinde ömürleri boyunca yaşayacakları bir vicdan azabına sürüklendiklerini anlattılar.)

Nazımiye-Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattı tutulur. Bu bölgedeki aşiretler kayda değer bir direniş göstermez, bazı aşiretler ise ordu güçlerine destek verir. Yakıp yıkarak, canlı namına ne varsa öldürerek ilerleyen askerî birliklerin önünden kaçanlar, Kalan ve Kutu Deresi’ndeki mağaralara sığınır.

26 Mayıs 1937’de Bahtiyar aşiretine bağlı Gözerek, Varuşlar, Çökerek, Çat köylerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda köy yakılır.

1937 Mayıs ayının sonu, Haziran ayının başlarında ordunun önüne geleni yakıp yıkan, vuran, öldüren acımasız harekâtı karşısında direniş gösteren aşiretlerden (Haydaran, Demanan, Yusufan) çok sayıda kişi teslim olur.

18 Haziran 1937’de Başbakan İsmet İnönü, devam eden harekâtı denetlemek üzere Elazığ’a gelir.

22 Haziran’da ordu birlikleri Zel, Bokir, Sıncık, Aziz Abdal dağlarını ele geçirir ve bu dağların civarındaki köyler yakılır, hayvan sürülerine el konur. Askerî birliklerin önünden kaçabilenler daha içerilere (kuzeye) doğru çekilir.

Haziran ve Temmuz ayları içerisinde askerî birlikler Tujik Dağı’nı ele geçirir. Bu dağın eteğindeki İksor Vadisi’nde bulunan sığınaklarda çoğu ve kadın ve çocuk binlerce çaresiz insan “imha” edilir. Mağaraların ağızları betonla kapatılır veya mağara girişlerinde ateşler yakılarak içlerine “boğucu dumanlar” verilir…

Büyüklerimizin bize, “mağaralara bir duman saldılar” diyerek anlattıkları o “dumanın” kimyasal zehirli gaz olduğu yıllar sonra ortaya çıktı…

9 Temmuz 1937’de Koçgiri katliamından sağ kurtulup Dersim'e sığınan Alişer ve eşi Zarife'nin kesik başları, dönemin gazetelerinin “Dersim fatihi” olarak adlandırdığı General Alpdoğan'ın önüne konur. Alişer efendi ve Zarife hanımı öldüren, Seyit Rıza'nın yakınlarından Rayber ve adamları idi. Alişer ve Zarife’yi öldüren Rayber’in adamı Zeynelê Alîyê Topî (Zeynel Top) Alişer’in kirvesiydi. “Seni altına boğacağız” denilerek devşirilen Rayber, “işi” bitince sonradan oğullarıyla birlikte devlet güçleri tarafından öldürüldü. Zeynelê Topî ise yaptığından pişmanlık duyarak dağa çıktı ve devlet güçleriyle çatışarak öldü.

17-18 Ağustos 1937’de Bahtiyar bölgesinde aralarında Seyit Rıza’nın ikinci eşi Bese, büyük oğlu Şeyh Hasan ve üç torunun da bulunduğu çok sayıda kişi öldürülür. Nuri Dersimi, burada Seyit Rıza’nın ailesinden adı geçenlerin yanı sıra bin kişinin öldürüldüğünü yazmaktadır.

Genelkurmay belgelerinde ise bu olay şöyle anlatılmaktadır: “16-17 Ağustos 1937 gecesi harekete geçen birliklerle gün ağarırken Titenik-Tokmakbaba tepesi-Sarıoğlan üçgeni aranmaya başlandı ve Birdo ile Sarıoğlan arasında saklanan Seyit Rıza ve avenesi sarılarak müsademeye başlandı ve şakilerden 30 kadarı öldürüldü.” Nuri Dersimi, verdiği “bin” rakamını doğrulayacak bir kaynak belirtmemektedir. Ancak Genelkurmay belgelerinde verilen “30” rakamının ne denli güvenilir olduğu da tartışmalıdır.

Ağustos ayının sonlarına gelindiğinde, harekât ve katliama karşı direnen aşiret liderlerinden sadece ikisi hayattadır: Seyit Rıza ve Şahan (Şaan, Şahin) Ağa. Bahtiyarlı Şahan Ağa, direnişçiliğinin yanı sıra insanlara güven ve moral vermesiyle de tanınan, sevilen, saygı gören biriydi. Şahan Ağa, 28 Ağustos 1937’de General Alpdoğan tarafından satın alınan üvey kardeşi (bazı kaynaklara göre “süt kardeşi”) Pırço oğlu Hıdır tarafından uykudayken öldürüldü. Kafası kesildi ve kesik başı Hozat’taki ordu güçlerine teslim edildi. (Hıdır da uğursuz görevini tamamlayıp Hozat’tan dönerken öldürülür.)

Şahan Ağa’nın öldürülmesi ve hem de bir yakını tarafından öldürülmesi, Seyit Rıza ve bütün Dersimlileri derinden sarsan bir etki yarattı. Ağıtlar onu “Dersim’in kilidi” olarak tarif etmektedir: Sahan Ağaê mı ke şiyo nêşiyo/ Şikiyo tılsımê Kırmanciye (Sahan ağa gitmiş gitmemiş/Kırılmış tılsımı Kırmanciye’nin-Kırmanç ülkesinin).

Şahan Ağa’nın öldürülmesiyle yoğunlaşan kırımdan sağ kurtulanlar Seyit Rıza’nın aşireti Yukarı Abbasanlar’a katılır. Ne var ki Seyit Rıza da yalnız ve çaresizdir. Dersim coğrafyası kana boyanmıştır ve bu uğursuz “kaderi” değiştirecek en ufak bir umut ışığı yoktur…

13 Eylül 1937 tarihli dönemin gazeteleri büyük haberi verir: Seyit Rıza yakalanmıştır. Gerçekte Seyit Rıza Erzincan Valisi'nin daha önce kendisine ilettiği görüşme davetine icabet etmek istemiştir. Seyit Rıza’nın niyeti, kendi canı bedeli Dersim’deki katliamı durdurmaktı.

Bir tanığın anlatımına göre, bir gün Seyit Rıza’nın yoluna Kasımoğlu denilen “beyazdonlu” bir Dersimli çıkar ve ona şöyle der: “Rızoo! Rızoo! Hona ki xeleşina! Tı sere xo wena, sere maki piya!” (Rıza! Rıza! Senin kurtuluşun yok! Bu gidişle sen başını yiyeceksin, bizimkini de birlikte!) Bu sözlere karşı Seyit Rıza, nemli gözleriyle şu yanıtı verir: “Kheko! Va mıradê sıma bıbo. Koê Dêsımi de kemere ke gına kemere, sıma vanê so taxalet be. Bızane ke taxelet biyaina mına sıma nêxeleşine, ıhı jü êwro ez sona taxelet bena. Êwro roca mına, meste sırayena sıma. Yine ke teselia xo mıra gurete, ez zê namê xo zana mına mırd nêbenê.” (Varsın sizin muradınız olsun kardeşim! Dersim’de taşa değen taş, varsın benden bilinsin. Bilsem ki, onlar benim kellemi alarak sizin yakanızdan düşerler, hemen şimdi gidip vereyim kellemi onu isteyenlere. Ama korkum odur ki, bugün bizim yarın sizin sıranızdır. Adım gibi biliyorum ki, onlar bizim başımızı aldıktan sonra, zürriyetimizi kesip biçmeye doymayacaklar.)

Aynı yıl Munzur Vadisi üzerindeki Anafatma’da yakalanıp daha sonra Elazığ’da idam edilen Kureyşan aşireti liderlerinden Uşênê Seidi (Seyit Hüseyin) de köylüleriyle vedalaşırken Seyit Rıza ile benzer bir kaygıyı dillendirmiştir: “Xatır ve sıma qomo! Ez zanen ke, yê ma lao, yê sıma ki qelfeo! Naynu ke teseliya xo mara gurete nafa ki cêrenê ra sıma ser, mevazê ke ağlerê Dêrsımi ke eşti dare ma xeleşime”. (Ahali, hepinize elveda! Biliyorum ki bizimkisi iptir, sizinkisi kafile! Onlar bizden kurtulduklarından emin olduklarında, kafile, kafile hepinizi yok etmeye dönecekler.)

Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay, Abdullah Alpdoğan’a kutlama mesajları gönderir.

14 Kasım'ı 15 Kasım'a bağlayan bir gece vakti Seyit Rıza ve 6 arkadaşı araba farlarıyla aydınlatılan Elazığ Buğday Meydanı'nda idam edilerek öldürülür.

Ama Seyit Rıza'nın öngörüsü doğru çıkar: Dersim'de, işbirliği yapan köy ve aşiretler de dahil, asıl toplu katliamlar 1938 yılı boyunca yaşanır…

*** 

Bir Dersim atasözünde, “Dirbetin bi dirbeta xo zaneno” denir, “Yaralı, yarasını bilir.” Yaramızı biliyoruz. Unutmuyoruz. Unutamıyoruz. Çünkü hâlâ kanıyor…